TARİHİ MİRASIMIZ YOK OLMASIN


                 Anadolu adını verdiğimiz bu mübarek coğrafyayı gezdiğinizde, Orta Asya bozkırlarından gelen Yesevi Ocağı’nın bahadırları gazi alperenlerin izlerine rastlarsınız. At kişnemeleri, nal sesleri, kılıç şakırtıları, kopuz eşliğinde söylenen hüzünlü nağmeler kulaklarınıza bir şeyler fısıldar. Hem Alplik, hem de erenlik özelliğini kendilerinde mezceden gazilerimiz fethettikleri topraklarda uzun soluklu devletler kurmuşlar, sanatkârlarımız, mimarlarımız şehirleri mimari şaheserlerle süslemişler, erenler dediğimiz evliyalarımız ve âlimlerimiz de bu şehirlere ruh ve mana katmışlardır. 
                Yahya Kemal Beyatlı’dan bir anekdotu paylaşmak istiyorum sizlerle. Biliyorsunuz, Yahya Kemal bizim edebiyat ve kültür tarihimizde çok farklı bir yere sahiptir. Milleti, tarih ve coğrafya içerisinde arayıp bulan ender kıymetlerimizden biridir. Bu yüzden, onun bizim medeniyetimizi anlatan nesir ve şiirleri okuyucuya ayrı bir haz ve zevk verir. Yurtdışında okuyup da hiçbir komplekse kapılmadan, özüne yabancılaşmadan kalmış takdire şayan aydınlarımızdandır. Onun devrinde yurtdışına gönderilen veya giden birçok aydının kendi kimliğinden uzaklaştığını, kendi kültürüne yabancılaştığını biliyoruz. 
                Hatıralarında şöyle yazar Yahya Kemal Beyatlı:”Burada şu itirafta bulunayım ki, Fransa’dan İstanbul’a döndüğüm zaman, ilk manzarada, İstanbul bana bir köy gibi göründü. İçimde hala Paris’e karşı bir nostalji vardı. Bir zaman bu hissin tesirinden kurtulamadım. Fakat Türklüğü tarih ortasında ve coğrafyada aramak şeklindeki iddiam, beni yavaş yavaş bu sıkıntıdan kurtarmaya başladı. Camilerimizi, türbelerimizi, medreselerimizi, kabristanlarımızı birer birer gezip görmeğe başladım. Kabir taşlarını okumaya başladım. Kocamustafapaşa gibi, Fatih gibi, Atikvalide gibi semtler ve mahalleler bana Türklüğün bir mahalle halinde tekevvünü gibi geldi. Üsküdar’ı, Çamlıca’yı, Erenköy’ü, bütün Boğaz’ı, tabiatın ve milliyetimizin bu vatana işlediği güzellikleri bir arada görerek, şedid (şiddetli) bir hayranlıkla sevmeye başladım.” (1)
                Bugün biz, belki İstanbul’da yaşama bahtiyarlığına sahip değiliz ama şundan emin olunuz ki, Bafra’da da bu millete ve vatana ait keşfedilecek çok şey var. Ülkenin her köşesi insanlarımız tarafından yeniden keşfedilmeyi bekliyor. Aydınlarımıza çok iş düşüyor bu bağlamda.  Biz bugün atalarımızın ortaya koyduğu tarihi eserlerin sağlam bir envanterini tutmaktan bile aciziz. Nerede ne var sağlıklı bir bilgiye sahip değiliz. Her yaşlı insanla beraber bir sürü hatıra, bilgi ölüp gidiyor.  Yıkılıp harabe haline gelen bir tarihi eserle beraber bir geçmiş de yok olup gidiyor. Kaybolan bir vesikayla birlikte maziye dair bir hakikat kayboluyor. İçimizde bütün bu kayboluş ve yok oluşların acısını duymamız gerek. Şayet böyle bir acıyı yüreğimizde hissedemiyorsak, başımızı iki elimizin arasına alıp iyice düşünmeliyiz.  Geleceğimiz ve çocuklarımız için bunu yapmalıyız. Bu vefasızlığımızı sürdürdüğümüz müddetçe bu dünyada iki yakamız bir araya gelmeyecektir.   
                Tarihi eserlerimizi süsleyen küçücük çini parçasına bile bir ulu nazarla bakmasını bilmeliyiz. Ulu bir nazarla bakmayı öğrenebilirsek, bu bakış bizi nerelere götürecek ah bir bilseniz dostlar! Anadolu’ya bu gözle bakar ve eğilirseniz size gideceğiniz doğru istikameti gösterir. Sevgiyi bulursunuz, barışı bulursunuz, insanlığı bulursunuz orada. Çağlar geçse de eskimeyen, her dem yeni kalan Yunus’u, Mevlana’yı bulursunuz. Sonunda yolunuz Allah’a varır.  Yunus ve Mevlana gibi değerlerin Anadolu’da olmasının da ayrı bir anlamı var. Dün, bugün ve gelecek perspektifinde şöyle bir düşünün; gelecekte dünyanın parlayan yıldızı Anadolu olacaktır. Buna inancımız tam. Çünkü Anadolu’da asırlardır hiç sönmeyen Mevlana ve Yunus gibi bir sevgi meşalesi var. Temeli sevgi ve hoşgörüye dayanan bu bilgelerin öğretisi hala capcanlı ve taptaze duruyor. Bugün insanlığın yaşadığı problemlere, kan ve gözyaşlarına Mevlana ve Yunus kadar net bir çözüm sunan başka bir referans yok. İşte bunun için diyoruz ki, inşallah gelecekte Anadolu’nun bağrından doğan sevgi halesi tüm dünyayı saracak ve bu sevgi hâlesi ile yeni bir dünya barışı tesis edilecektir. İşte biz, bunun için büyük bir milletiz ve bunun için tarih boyunca mazlumlara umut olduk ve olmaya da devam edeceğiz.   
                Tarihi eserlerimizin korunması için sıradan vatandaşlar olarak bizim de üzerimize düşen önemli görevler var. “Aman bana ne, sanki sorumlu ben miyim!” diyerek vurdumduymaz bir tavır takınamayız. Bu eserleri korumak için illa resmi görevli veya uzman olmamıza gerek yok. Sade vatandaş olarak bizim de yapabileceğimiz birçok şey var; yeter ki duyarlı olalım. Mesela, yaşadığımız mahallemizdeki tarihi bir yapıyı fotoğraflayarak insanlarla sosyal ağlarda paylaşabiliriz. Geçmişe dair birçok bilgiler alabileceğimiz kaynak kişilerle konuşarak bu konuşmaları kayıt altına alabiliriz. Eskiye ait evrakları muhafaza ederek araştırmacıların istifadesine sunabiliriz. Çevremizdeki tarihi eserlerin tanıtımında, korunmasında, müzelerimizin yaşatılmasında, yetkililere yardımcı olabiliriz. Bu ve bunlara benzer daha birçok şeyi yapabiliriz. 
               Kıyıda köşede unutulmuş, sahipsiz kalmış bir sürü tarihi eserimiz var. Aydınlarımızın, bilhassa öğretmenlerimizin bu eserleri gençlerimizle buluşturması gerekiyor. Vatan sevgisi diyoruz, millet sevgisi diyoruz. Nasıl gerçekleşecek bütün bu sevgiler. Kuru kuruya, lafla sevgi ve bağlılık olmaz. Gençlerimiz bu eserlerle tanışıp aşina olacak ki, tarihini sevsin. İşin esası, yaşadığımız yerden başlayarak vatanımızı iyi tanımalıyız dostlar. Tarihi kitaplar, eserler, yapılar, efsaneler, destanlar, türküler, örf, adet ve gelenekler, kıyafetler vb. bu konuda bize kaynaktır. Yeter ki, etrafımıza biraz daha dikkatli nazarlarla bakalım. Eminim, Yahya Kemal’in “Türklüğü tarih ortasında ve coğrafyada aramak” yöntemi bize farklı bir bakış açısı kazandıracaktır.  Herkes farklı duygusal özelliklerde yaratıldığına göre hepimiz bu tarih ve coğrafyadan farklı güzellikler bulup çıkarabiliriz. Arıların bin bir çiçeği gezip sonunda bal gibi eşsiz ve değerli gıdayı üretmesine benzer bu. Bir taş parçası deyip geçmeyin. Biraz ilgi, biraz gayretle başlar her şey.   
             Tam yeri gelmişken Beş şehir adlı başyapıt bir eserden söz etmek istiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait bu başucu eserde Müslüman Türk Milletinin ortaya koyduğu eşsiz medeniyete dair zenginlikler, tarih ve coğrafyamız adeta didik didik taranarak kaleme alınmış. Bizim coğrafyamıza ait renkleri ve sesleri görerek, duyarak, yaşayarak, hazzına vararak okuyabileceğiniz büyülü bir eser Beş Şehir. Kuru bir gezi ve tarih kitabı değil. Okuyunca göreceksiniz; duygu, kültür, estetik ve sanatla dopdolu bir kitap. Lise yıllarında bu eseri okurken oturduğum yerde Anadolu’yu sanki karış karış gezmiştim. Okudukça ayrı bir haz duyuyor, daha sıkı bağlanıyorsunuz bu topraklara. Yahya Kemal’in, Aziz İstanbul adlı eseri de aynı hazzı verir insana. Beş Şehir’i okuduktan sonra hemen peşinden okumazsanız eksik olur. Gençlerimiz lise tahsillerini bitirmeden bu eserleri mutlaka okumalılar. Onlar, bu eserleri okudukça, vatanı sevmenin, milleti sevmenin hazzına varacaklar. Mensubu oldukları bu necip milletle gurur duyacak, onları örnek alacak, bu milletin hizmetkârı olacaklardır. Bir gün bakacaksınız ki, ataları gibi bu yalan dünyada sahici, silinmez izler bırakacaklar.       
                Bu cennet vatanda nereye yolunuz düşse kendinizi tarihle iç içe bulursunuz. Ya bir hanla, ya bir camiyle, ya bir sarayla, ya bir medreseyle ya da bir sebille karşılaşırsınız. Bu eserler bizim can damarımız, kimliğimiz ve aynı zamanda bu toprakların tapusudur. O zaman kimliğimize ve tapumuza sahip çıkalım. 

                                                                                                                                                       (Recep ŞEN - 28 Şubat 2012)
ŞİİR SANDIĞINDAN:  
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
(Yahya Kemal Beyatlı) 
------------- o ------------ 
1.Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul 1960, s. 50

Kasım 25, 2018