SEN GİTTİKTEN SONRA


Senden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Mavinin rengi soldu, beyazın saflığı bozuldu. Bulutlar karardıkça karardı. Büyüsü bozuldu on altı yaşımda gördüğüm o rüyanın. Artık güzel rüyalar göremez oldum sen gittikten sonra. 

Sarmaşıklar sarmıyor artık gönül evinin duvarlarını. Eskisi gibi nisan yağmurları yağmıyor semadan çisil çisil. Can suyu erişmiyor yeni yeşerecek fidanlara. Sevda şiirleri suskun, sahralar sessizliğe bürünmüş. Kimse okumuyor Leyla ile Mecnun’dan sevda masalını. Bahis açılmıyor artık Ferhat ile Şirin’den. 

Sen yoksun ya tadı tuzu kalmadı dünyanın. Sen ki gönül evinin direğiydin. İnkisara uğradı gönül evi senin gidişinle. Şimdi bîçare, bîtab ve kimsesizim. Nerdesin ey kimsesizlerin sesi, soluğu? Garibanların yol arkadaşı nerdesin?

Uçsuz bucaksız çöllerde yolumu kaybetmiş, su arıyorum çatlayan dudaklarıma. Bir damlacık su… Bir sana güvenmiştim ben, yine de öyle…  “ Mizan başlarında, ulu divanda” sakın unutma olur mu bu bendeni… Ey mâh yüzlü “Ne sen beni unut, ne de ben seni.”

Senden sonra o eski yüz yirmilik kaseti bir daha dinleyemedim. Sen gittikten sonra, bir bardak demli çayın o eski tadını bulamadım gezdiğimiz bahçelerde. Mâh cemaline benzer bir güneş daha doğmadı o bahçelerin üzerine. Şimdi Beyt-ül hazana döndü seyran eylediğimiz o bahçeler. Yakuplar ağlar Yusuf’um deyü o bahçelerde. Hüzün çiçekleri açar şimdi dallarında o nazenin güllerin… Her biri hasretin mısralarını terennüm eder. O hasret ki olgulaştırır onları.

Seninle beraberken cennetten bir köşeydi sanki hayat. Ne gam vardı, ne de kasavet senin olduğun mekânlarda. Hayat telaştan uzak, âheste ve âsûde geçiyordu. Mütevâzi günlerimiz vardı kendi dünyamızda. Bu mütevazilikle beraber kendi kabuğumuzu kırıp, dünya çapında büyük projelere imza atılması gereğini de sende gördük. Acelemiz yoktu, tadına vara vara yaşıyorduk hayatı. Mavi göklere uçurtmasını bırakan özgür çocuklar gibiydik. Yemyeşil kırlar evimiz, mavi kubbe evimizin tavanıydı. Emniyet yurdundaydık velhasıl. 

Sen halden anlardın, merhamet ve sevgi doluydu nazarların. Gönül alırdı şefkât dolu sözlerin. Seninle olmak bir başka âlemlerde seyr ü sefer etmek gibiydi. Sen hep kucaklayıcı, hep affediciydin bunca kadir kıymet bilmezliğe rağmen. Bizse senin yanında olduğumuz o müstesna anlarda yüzümüzün karasının farkına varır, boynumuzu bükerdik. Şimdi kime gidelim; derdimizi kime arz edelim? Söyle kime boynumuzu bükelim?

Senden sonra kimsenin önünde boyun eğmedim. Zengin, fakir kimseye hâlimi arz eylemedim. Bir sana açtım saklı dertlerimi, bir sana ağladım. Çünkü sen benim her şeyimdin. Alfabemin ilk harfiydin, elifimdin sen benim. Hayata bakışımdın, yaşama nedenimdin. Hayatı senden öğrendim. Yıkılmaya yüz tutmuş duvarlarımın dayanağıydın. Dostumdun, yârimdin, arkadaşımdın, kılavuzumdun, aklımdın,  fikrimdin, neşemdin, hüznümdün, ışığımdın, her şeyimdin...

Senden sonra yerine kimseyi koyamadım, çünkü senin yerini dolduracak kimse yoktu. Hastanın halini bilmiyordu sağlar. Vefasızdı eller, hayındı diller. Bin bir surat taşıyordu insanlar. Ellerinde baltalar taze fidanların boynuna boynuna vuruyorlardı durmadan. Biliyorum insanlarda sendeki şefkati aramak boş bir hayal. Zaten her defasında gemiyi karaya vuruyorum bu bağlamda. Senden başkasına bel bağladığımda güvendiğim dağlara kar yağıyor. Bu yüzden yaz sıcağında, kalabalıkların ortasında üşüyorum, çok üşüyorum biliyor musun? İki elim kızıl kanda. Özlüyorum uzaklara seyr ü sefer etmeyi. Kim anlar beni, kim duyar içimdeki sessiz isyanı senden başka?

İnsanlar hoyrat olmuş ey dost! Bir tebessümü esirger olmuşlar birbirlerinden. Herkes Gazâli, herkes Yunus olmuş, ama kimse kendi olamamış, kendini bilememiş. Herkes bulaşmış bencillik günahının kara boyasına. Gönül evini yıkamadan çıkar mı bilmem bu boya? Belki toprak temizler bu kiri. Şairin “benim sâdık yârim” dediği kara toprak! Ben toprağı istiyorum, toprağı seviyorum bu yüzden.

(Recep ŞEN - 27.09.2009)

Mayıs 28, 2017