ÇOK İYİYİZ ÇOK HOŞUZ DA...


             Bizim insanımız, saymakla bitiremeyeceğimiz güzel hasletleri taşır üzerinde. Bunu, ülkemin farklı yerlerinde görev yapmış, farklı insanlarla hemhâl olmuş birisi olarak bütün samimiyetimle söylüyorum. Yurt dışından ülkemize gelen yabancıları dinlerseniz veya yurtdışına çıkarsanız bu söylediklerime hak verirsiniz. Evet, gıpta edilecek birçok güzel hasletimiz var bizim. Lakin bazı alışkanlıklarımız da var ki, adamı hasta eder cinsten. Bir garibiz vesselam…

             Adamı hasta eder cinsten dedim ya, alın size birinci hastalığımız: Hepimiz sosyal bir varlık olmanın tabii neticesi olarak mutlaka bir sosyal organizasyonun içerisinde bulunuyor ve bunu da kendimiz için ihtiyaç olarak görüyoruz. Bir sosyal organizasyon içerisinde bulunmamız gayet doğal. Burada doğal olmayan şey şu: Grup fanatizmine yakalanmak ve bu fanatizm hastalığının bir neticesi olarak karşımızdakini anlamaya yanaşmamak. Bu, tedavi edilmesi gereken ağır bir toplumsal hastalıktır. Hak ve hakikat ayan beyan ortadayken,ölçü belliyken,birlik ve beraberlik içerisinde olmamız gerekirken " en doğrusu biziz, bizim dışımızdakiler yanlış yoldalar, zaten onların düşüncelerinin de bizim katımızda hiçbir yeri yok " demek ne kadar aptalca değil mi? Ne yazık ki bugün, böyle bencilce düşüncelere sahip birçok insan var etrafımızda? Kendileri öttüğü için güneş doğuyor zanneden horozlara benzer bu tipler.

               Tarih ve medeniyet perspektifinden baktığımızda, geniş bir alana yayılmış olan, köklü ve zengin bir mazi birikimine  sahip bizim coğrafyamızın insanının asırlardır içinde bulunduğu hâl içler acısıdır. Bu hâl his ve şuur sahibi yürekleri dağlar.  Koskoca İslam Dünyasını toplasanız gelişmiş bir Avrupa ülkesi etmiyor ekonomik güç olarak. Peki sorun ne? Düşünce adamları var, köklü bir mazi derseniz o da var, geçmişte yaşanmış örnek tecrübeler var, insan gücü var, doğal kaynaklar var, inanç var, elinde reçete var… Alt yapı ve kaynak olarak maddi manevi her şey hazır. Peki, eksik ne, sorun nerede? Sorun üretememekte, birbirimizle habire cedelleşmekte,düşmanlarımızın tezgâhına gelmekte tabii ki. Bir de mezhepçilik ve ırkçılık belası... Üretemiyoruz biz. Uzun zamandan beri zihinlerimiz durdu, işgal altında, karışık. Tembellik diz boyu. Bizi bu hale getirdiler. Birçok İslam ülkesinin köylerine bakın, insanlarına bakın yokluk ve sefalet içerisindeler. Biz böyle mi olmalıydık? Artık uyanış ve silkinme Anadolu'dan başlamıştır. İnşallah güzel günler göreceğiz.Onun için kendi yaşadığımız dar çevrede ve mikro bir dünyada kalmamalıyız diyorum âcizane olarak.

           Fitne ateşine odun atan hainler, modern Ebu Cehiller ve masum kanı döken teröristler dışında Yaratılan her şeyi ve herkesi Yaradan’dan ötürü sevmekle mükellefiz. Hepimiz Yüce Mevla’nın yarattığı eşsiz birer sanat eseriyiz. Aynı havayı teneffüs ediyor, aynı dünyayı paylaşıyoruz. Belki farklı düşüncelere sahibiz, ama bir gerçek de var ki, aynı dünyada yaşıyoruz. Peki ne yapacağız öyleyse? İki seçenek var önümüzde: Ya çatışma ile hayatı yaşanmaz hale getirip birbirimizi yiyip bitireceğiz ya da birlikte yaşamanın yollarını bulup güzel bir dünya kuracağız kendimize. Şunu da unutmamalıyız ki, bu topraklar kardeşlikle, sevgiyle, merhametle, kısacası İslâmi değerlerle mayalanmıştır. Bunun dışında ayrıştıran, ötekileştiren, dışlayan, çatışmayı körükleyen bir hayat tarzı bu topraklarda asla kabul görmez. Hepimiz bu toprağın çiçekleriyiz. Bu dağların gülü, sümbülü, menekşesiyiz. Farklılıklarımızı bir zenginlik olarak kabul edip, kardeşçe yaşamayı beceremezsek bu coğrafyada bize rahat yüzü yok! Bunu kafamıza sokmamız gerekiyor. Zaten başka bir seçeneğimiz de yok! Büyük bir medeniyetin evlatları olan bizler tercihimizi kendi milli ve manevi değerlerimiz ışığında insan hakları, yaşanabilir bir dünya, kardeşlik, barış, sevgi, merhamet, adalet ve mazlumdan yana yapmalıyız. Yalnız, doğru tercih yapma noktasında karşımıza bir takım engeller çıkabilir. 

              Günümüz modern toplumlarına baktığımızda insanların bağımsız bir şekilde sağlıklı düşünme ve tercih yapması zor görünüyor. Toplumları etkileyen beynel milel büyük medya kuruluşları, sosyal medya dediğimiz ağlar sürekli insanları kendi istedikleri yöne kanalize etmeye çalışıyorlar.Akıllı olmak ve aklımızı korumak zorundayız. Her taraftan kuşatılmış vaziyetteyiz. Televizyonlar, radyolar, gazeteler, sosyal medya, internet vb. kuşatmış her yanımızı. Böyle bir ortamda salim kafa ile nasıl sağlıklı düşüneceğiz? Yukarıda saydığımız bu iletişim araçlarını art niyetli insanların hâkimiyetine ve tekeline terk edersek ruh ve akıl sağlığımızın tehdit altına gireceğini unutmamalıyız. Batı meperyalizmi ve onların işbirlikçileri bizim akıl ve ruh sağlığımıza göz dikmiş vaziyette, akıllı olalım! Sorun burada! O yüzden diyorum ki, kendi medeniyetimize dönüp çözümü orada aramalı, gelenekten geleceğe kendimize bir yol haritası çizmeliyiz. İlham pınarımız burası,çözüm burada! Bırakın kim ne derse desin, ' bozuk saatler yalan yanlış işlesin. '  

             Bilgi ve fikir sahibi olmanın birinci yolu okumaktan geçiyor. Bu anlamlı etkinlikle ilgili de maalesef çok yanlış tutumlarımız var. Bir yazarı okuyoruz, diğerleri at gitsin yaramaz. İşin acı tarafı, bazen hiç okumadan, anlamadan yapıyoruz bu ayrımı. Okuyup araştırarak eleştirmeyi denemiyoruz hiç. Okuduğumuz kitapları da ezberlemeye çalışıyoruz papağan misali. Bu ezbercilik biz de eskiden beri var. O yüzden kimse okudukları üzerinde kafa yormaz, sorgulamaz, düşünmez, tartışmaz, ortaya çıkan yeni durumlara yeni çözümler getirmek istemez, ezberler gider. Sonra anlamsız tabular oluşur bu ezberlerden. Hal-i pür melalimiz bundan ibaret. Devran böyle sürdü gitti asırlarca bizim coğrafyamızda. Sonra bir gün baktık ki hayat bir yerde donmuş, bir sandıkta kilitlenmiş kalmış. O zaman sormaya başladık kendi kendinize: “Hani biz büyük bir millettik, hani biz büyük bir medeniyetin çocuklarıydık, bugün ne oldu da bu hale düştük,neden bocalayıp duruyoruz?” Şu bir gerçek ki, zihinlerdeki tıkanıklığı açmadan maddi ve manevi kalkınmadan söz etmek hayal olur.

              Okuduğumuz her şeyi doğru kabul edemeyiz. Çünkü onu yazan da insandır ve insan hata yapar. Okuduğumuz herhangi bir kitabı kendi değerlendirme süzgecimizden geçirmemiz gerekir. Okuduğumuz yazarı da eleştirebilmeliyiz. Elimizde kitap kültürel ve entellektüel birikimimizi irfani geleneğimizle yoğurarak yeni ufuklar açmalıyız kendimize. Farklı düşünebilmek, yeni düşüncelere açık olmak, okuduklarımızın muhakemesini yapabilmek önemli. Farklı düşünme deyince bir hadiseye, bir problemin çözümüne değişik zaviyelerden bakma ve yaklaşmayı kastediyoruz. Herkesin göremediğini görebilme, yakalayabilme, değişik çözümler ortaya koyabilme becerisi.

                 Bildiklerimizin bilgi deryasından bir damlacık olduğunu ve bizim bilmediğimiz daha bir sürü bilgi olduğunu da unutmamalıyız bu arada. Bilgiyi gurur ve kibir aracı olarak görmemeliyiz. Kuru bilginin bir önemi olmadığının farkına varmalıyız. İlim, hikmet, irfan bunlar olmadan olmaz. Öğrendiğimiz bilgiler hayatımızı değiştirmeyecekse, yaşanabilir yeni bir dünyayı kurmamıza vesile olmayacaksa kuru bilgidir. Bu durumda, çok af edersiniz kitap yüklü merkeplerden farkımız olmaz. Mesela, işe yaramayan yıllarca dinlediğimiz sloganlar da birer kuru bilgidir bu bağlamda. Sadece sınavdan iyi puan almak için öğrendiğimiz ve hayatımızda zerre kadar değişikliğe vesile olmayan bilgiler de birer kuru bilgidir. Okuduklarımızla kendimize yeni bir dünya kurmalıyız. Bu dünya ezberle, körü körüne birşeylere fanatizm derecesinde bağlanarak kurulamaz.Hele hele modern dünyanın zararlı virüsleri olan medyanın işgali altındaki zihinlerimizle hiç kurulamaz! Lütfen zihinlerimizi temiz tutmaya gayret edelim. Çağımızın en büyük mücadelesi bu olsa gerek!

            Bizim dışımızda da farklı yerlerde bizim gibi düşünen insanların olabileceğini asla unutmayalım. Burada ölçümüz devlet ve millet için yararlılık olsun.  Devletine ve milletine yararı olanı, samimi olanı iyi tanıyalım. Bize böyle münevver insanlar lazım. Önyargıyı bırakacağız, birbirimizi anlayacak, birbirimizin kıymetini bileceğiz. İyi günde de, kötü günde de biz birbirimize lazımız. Bize elden fayda olmaz. Millet olarak kenetleneceğiz. Onun için önyargılarımızı kırıp atmalıyız. Birbirimizle yüz yüze konuşalım, hemhâl olalım; inanın en iyi yol bu. Bir bardak çayla muhabbet bir çok şeyi değiştirebilir, aramızdaki buzları kırabilir, bizi birbirimize bağlayabilir, ırağı yakın edebilir.

             Bir başka eksiğimiz de şu:Kendi hatalarımızı görmeyiz ama dostlarımızın hatalarını ortaya çıkarmaya bayılırız. Maalesef, bu konuda toplum olarak performansımız gayet iyi. Açık konuşmak gerekirse kendimiz her naneyi yeriz ama etrafımızdakilerin evliya gibi olmasını isteriz. Onlardan sıfır hata bir hayat bekleriz. Böyle bir dünya yok! İnsan hata yapar, hatasından da döner. Hayat böyledir zaten. Allah böyle yaratmış bizi, bunu değiştiremeyiz. Dedikodu ve gıybetten zevk alır hale geldik. Buna en dindarlarımız da dahil. Birbirimizin özel hayatını, aile hayatını “velatecessesü” emrine rağmen araştırır, irdeler olduk.

               Bizler, dostlarımızın hatalarını ortaya dökmek veya onları açık etmekle mükellef değiliz ki. Görmeyeceğiz, açık etmeyeceğiz birbirimizin kusurlarını. Bu birbirimizi uyarmayacağız, birbirimizin hatalarını düzeltmeyeceğiz anlamında değildir tabi ki. Hatayı düzeltmenin de bir düsturu,yolu var dostlarım. Hatalar hep sözle, nasihatle düzeltilmez ki. Çoğu zaman söz ve nasihat yöntemi ters etki bile yapar. Bunu eğitim öğretim işiyle uğraşanlar daha yakinen bilirler. Çok etkili bir yöntem değildir bu.

                   Önce kendimiz düzelmeliyiz ki, dostlarımız da bizde doğruyu, güzeli müşahhas olarak görsün ve kendilerini düzeltsinler. Bakın, o zaman göreceksiniz söz söylemenize bile gerek kalmadan her şey nasıl kendiliğinden yoluna girecek. Şahsen bendeniz, düzgün karaktere sahip dostlarla birlikte olduğumda, onların çekim alanına girmiş hissediyorum kendimi ve hareketlerime çeki düzen veriyorum otomatik olarak. Düzgün dostlarımızın halleri mıknatıs misali bizi kendine çekiyor, onlardaki bu güzel haller bize de sirayet ediyor. Onun için âriflerle ve âlimlerle birlikte olun der bize kadim geleneğimiz. Onlarla hemhâl oldukça, vakit geçirdikçe biz de onlara benziyoruz çünkü. Güzel koku satan bir kimsenin yanında durursak bize güzel kokular bulaşır, misk ü amber kokarız değil mi? Bu böyledir. Hayatımızı düzgün karakterli,ülkesine ve milletine kendini adamış insanlarla birlikte geçirir ve paylaşırsak biz de onlar gibi oluruz. Eğitim öğretime bir de bu zaviyeden bakmalıyız aslında.

            Artık şu bağnaz tavırlarımızdan vazgeçip birbirimizi anlamaya, sevmeye, saymaya çalışalım. Unutmayalım ki, her insan bir değerdir. Şu üç günlük fani dünya için hırslarımızın, öfkelerimizin, yersiz gurur ve kibirlerimizin, önyargılarımızın esiri olmayalım. Gönül tornasında kaba saba yanlarımızı yontarak düzeltmeye bakalım dostlar. Kendimiz, ailemiz, dostlarımız ve ülkemiz için yapabileceğimiz en hayırlı ve en güzel iş budur. Gönül adamı olmadan mücadele adamı olunmaz. Hacı ol, hoca ol, profesör ol, memur ol, amir ol, çiftçi ol, esnaf ol, öğretmen ol, öğrenci ol, ne olursan ol ama mutlaka GÖNÜL İNSANI ol! Bütün mesele bu, gerisi lâfü güzaf! Bir gönüle girmeye çalış! Gönül kazan! Fatih ol, kapılar aç, gönüllere gir, gönül kazan, dost biriktir. Gönlünün kapısını herkese açacak kadar da engin gönüllü ol. Herkes orada kendine bir yer bulabilsin. İnan buna çok ihtiyacımız var. Ülkemizin ve insanlığın gönül insanlarına ihtiyacı var. Gelecek onların gayretleri sayesinde aydınlık ve güzel olacak,coğrafyamızın mazlumları gülecek inşallah.
                                                                                                                                          (Recep ŞEN- 18 Ocak 2013)

ŞİİR SANDIĞINDAN: 
Er odur, alçak dura. 
Ayak odur yol vara. 
Göz odur ki Hakk’ı göre. 
Gündüz gören göz değil.

(Yunus Emre)

Haziran 03, 2017