ÇOCUKLARIMIZIN EĞİTİMİ


Hayatımızın ilk altı, yedi yılını ve o yıllara ait yaşadığımız hadiseleri tam olarak hatırlayamıyoruz. O yıllar adeta kalın bir perdeyle örtülüp gizlenmiş. Birgün bakıyoruz ki, hayat denen koşturmacanın tam orta yerindeyiz. Bildiğimiz şu: Bebek olarak doğmuşuz ve annemizin şefkat dolu kucağında çocukluğa merhaba demiş, hocalarımızın rahle-i tedrisinde birer yetişkin olmuşuz. 

Hayat emaresi taşıyan ilk nüvemiz, yani hücremiz anne ve babamızdan gelen kromozomlardan oluşuyor. Yarısı annemizden, diğer yarısı da babamızdan geliyor kromozomların. Bu kromozomların üzerinde bize ait şifreleri taşıyan gen dediğimiz küçük ama fonksiyonu büyük cisimcikler var. İlk insandan bize kadar gelen insanların kazanmış olduğu bütün özelliklerden örnekler yüklenmiş bu cisimciklere. Yani ilk insanla bizim aramızda kopmayan bir bağ var demek oluyor bu. 

İlk çocukluk yıllarımız kalın bir perdeyle örtülü olmasına rağmen, bu dönem öğrenme dediğimiz etkinliğin en yoğun ve en üst seviyede olduğu dönemdir. Bu dönemde yaşadığımız çok farklı ve değişik duygularla ileriki hayatımızın temelleri atılmış oluyor, karakterimiz şekilleniyor. Hani bir atasözümüz var ya:” İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” diye. Her şeyi özetler aslında bu cümle. 

İlk yedi yılda bana enteresan gelen şey, o yıllara ait birçok hadiseyi tam olarak hatırlayamasak da çocukluk yıllarımız bizim içimizde yaşamaya hala devam ediyor, kaybolmuyor. Küçüklerle haşır neşir olurken onların duygularını bu yüzden anlayabiliyoruz belki de. İçimizdeki çocuk nereye gidersek gidelim bizi asla terk etmiyor. Bize bahşedilen bu özellik sayesinde çocukları daha iyi anlayabiliyor ve onları eğitebiliyoruz. 

Neye göre eğitiyoruz? Bu sorunun cevabı bugün bir muammadır bizde. Pırıl pırıl bir yaratılışla dünyamızı şenlendiren çocuklarımızdaki gelişmeye müsait kabiliyetleri keşfedip geliştirmek yerine yanlış, saçma sapan âdet,  anlayış ve alışkanlıklarla güya çocuklarımızı eğittiğimizi zannediyoruz. Niçin Allah’ın ona verdiği kabiliyeti dikkate almayız? Sen çocuğunun doktor olmasını istiyorsun ama o doğuştan sözel yeteneğe sahip. Sözel zekâsı daha güçlü. Ne yapacaksın şimdi? İşte yanlışımız burada. Bırakalım yalan yanlış heveslerimizin peşinden koşmayı. İlmi olanı rehber alalım kendimize. Bugün toplum hayatında muzdarip olduğumuz birçok rahatsızlıkların vebali bu anlamda biz ebeveynlerindir.

Birçoğumuz çocuklarımızın bebeklik dönemindeki şu özelliklerini fark etmişizdir: Çocuklar mutlaka yanlarında birinin olmasını isterler. Karnı tok olsa bile bir çocuk yalnızken ağlar ama yanında birisi olunca, hele de onunla ilgilenince mutlu ve huzurlu olur. Bu yaratılıştan gelen bir özelliktir. Yani çocuk bize lisan-ı hâl ile “Beni bırakma, sana ihtiyacım var.” der. Zaten onun konuşması harfsiz, hecesiz ve kelimesizdir.  “Karnımı doyurdun ne güzel, ama bu benim için yeterli değil! Yanımda ol, benimle iletişimde kal. Sevgini ver, şefkatini göster bana. Karnımı doyurduğun gibi ruhumu da doyur!” 

Dünyamızın neresine gidersek gidelim, bütün çocukların birbirine benzediğini müşahede ederiz. Onları birbirinden ayıran, içerisinde yetiştikleri terbiye sistemleri ile oluşan kültürel farklılıklardır. Çocuklar hangi eğitim sistemi içerisinde doğar ve yetişirlerse, ona uyum sağlarlar. Yaratılışın gereği olarak çevreyle bütünleşmeye müsait bir yapımız vardır bizim insan olarak. Hiç kimse Robinson gibi bir hayat süremez. Hepimizin birbirimize ihtiyacı var. Yeteneklerimiz bizi etkileyen eğitim sistemimize, aldığımız kültüre göre şekillenir. Değer yargılarımızı, yaşayış tarzımızı, kılık kıyafetimizi, konuşmamızı ve daha birçok şeyi bu sistem sayesinde kazanırız. 

Çocuklarımızın davranışlarının temelinde toplumun kültürü, dini, örf adetleri, ahlaki değerleri, zekâ ile ilgili faktörler vardır. Belli bir duygunun ardından insanların hangi davranışı göstereceğini kestirmek oldukça güçtür. Çünkü insanda ruh dünyası dediğimiz bir iç yaşantı var. Çocuklarımızın dengeli ve düzenli beslenmelerine özen gösteriyoruz. Hatta hangi besinden ne kadar ve ne zaman yiyeceklerine bile dikkat ediyoruz. Bunları hiç ihmal etmiyoruz. Ya asıl beslenme, ruhun beslenmesi? Dengeli ve düzenli beslenmeye olan ihtiyaç beden sağlığımız için bu kadar önemli ise, ruh sağlığımız için de bir beslenme planımızın olması gerekmez mi? Sahi çocuklarımızın ruh dünyalarındaki açlığı ve bu açlığa bağlı olarak ortaya çıkan hasarı nasıl tedavi edeceğiz? Bu hasarın tedavisi uzun zaman almakta ve bazen de mümkün olamamaktadır. 

Tertemiz bir yaratılışa ve kabiliyetlere sahip çocuklarımız bizim onlara hazırladığımız dünyada ya olgunlaşıp gelişecek ya da bozulup ziyan olacaktır. Şimdi soralım kendimize; o çok önem verdiğimiz dünyevi kaygılarımız mı yoksa çocuklarımızın ruh sağlıkları mı? Hangisi daha öncelikli? İçinde yaşadığımız modern toplumda dünyevi kaygılar bizce daha önemli. Acı ama gerçek bu! Çocuğumuzun testlerde kaç neti var önceliğimiz bu değil mi? İkinciyi hep göz ardı ediyoruz. Geleceğimizi şekillendirmek de bu bağlamda bizim elimizde. Öncelikli görevimiz onların yaratılıştan gelen pırıl pırıl dünyalarını korumak ve geliştirmek olmalı. Bizim önceliğimiz bu olduktan sonra hayatta başaramayacakları iş olmaz çocuklarımızın. Göreceksiniz kapılar bir bir açılacaktır, aşılmaz problemler çözülecektir. Bakın ne büyük başarılara imza atacaklar, siz de şaşıracaksınız.

Her şey çocuk daha dünyaya gelmeden başlıyor aslında. Anne rahmi bebek için son derece güvenli olmasına rağmen dış çevrenin etkilerinden tamamen uzak kalamamaktadır. Annenin içinde bulunduğu ortam bebeğin hareketlerini etkiliyor. Onun ruh hali bebeğe sirayet ediyor. Dış çevre çocuklarımız daha dünyaya gelmeden onları etkilemeye başlıyor. İşte çocuklarımızın eğitimi ilk buradan başlıyor. Annenin yaşadığı ortam, birlikte yaşadığı kişiler, çok önemli bu anlamda. Bu dönemde bizim dışımızda ortaya çıkabilecek sağlık problemleri olabilir. Bunlar kalıtımla ortaya çıkabilir veya hamilelik müddetince ve doğum esnasında kendini gösterebilir. Bu problemler hem anneye hem de bebeğe zarar verir. Hem zekâ, hem de vücut fonksiyonları bakımından bebeklerde gerilik, noksanlık, bozukluk ortaya çıkabilmektedir. Bu yavrularımızın da alınacak tedbirlerle eğitimleri mümkün. Unutmamalıyız ki, onların seçimi değil başlarına gelenler. Ayrıca o yavrucaklar da bu toplumun bir ferdi ve parçası.

Bebekler hem acizdirler, hem de çok güçlüdürler. Acizlikleri şuradan gelir: Terk edildiklerinde yapabilecekleri bir şey yoktur. Anne baba ve yakınlarının sayesinde hayatlarını devam ettirirler, onlara muhtaçtırlar. Bebekler buna rağmen güçlüdürler. Zayıflık ve biçarelikten kaynaklanan güçleri vardır onların. Heyecan ve sevgi ile karşılanır onların dünyaya gelişleri. Bir sevgi ortamı içine düşer bebek. Bu sevgi ortamı içerisinde korunur, yetişir ve büyür. Yaratıcımız, bebeklere sevgisinden vermiştir. Biz büyükleri etkileyen de bu ilahi sevgidir zaten. Hazreti Musa kıssasını hatırlayalım. Erkek çocukların Firavun tarafından katledildiği bir ortamda, Firavun’un karısı, Allah tarafından Musa’ya verilen sevgiyle onda bir başkalık seziyor, gönlü ona akıyor ve onu evlatlık ediniyor kendisine. Böylece Firavun’un sarayında ve kendi annesinin sütanneliğinde büyüyor Hz. Musa. Eden eyleyen O. 

Çocuk eğitimi ve çocuk yetiştirme, ona sevgi ve şefkat gösterme, onunla ciddi manada alakadar olma, yaratılıştan sahip olunan duygulardır. Eğer böyle olmasaydı herhalde ebeveynler ve öğretmenler çocuk yetiştirmenin gerektirdiği sabır ve tahammülü gösteremezlerdi. Kendilerinden fedakarlık ederek onların dertlerini yüklenemez, ihtiyaçlarını karşılayamaz, eğitimleriyle meşgul olamazlardı.      

                                                                                                                                                        (Recep ŞEN - 10.10.2010)

Mayıs 28, 2017