CAN İSTANBUL YÂR İSTANBUL


               Çantamızda ütülü beyaz mendil taşıdığımız, beyaz yakalı, siyah önlüklü, kurşun kalemli okul günlerinden bu yana ne zaman bir İstanbul resmi görsem yüreğim pır pır eder. Bir kuş misali uçup, kollarına atılmak isterim. İstanbul ile böyle bir gönül ilişkim var benim. Aramızda kilometrelerce uzaklık olsa da gönüllerimiz bir. Aşığım ben İstanbul’a ve sadece resimlerine bakmakla yetiniyorum bu aralar. Bir Türk filmi seyreder gibi… Sevdiğinin resmini cebinde taşıyan âşıklar gibi bende İstanbul’un resmini bilgisayarımda ve cep telefonumda duvar kâğıdı yapmışım. Şimdilik resimleriyle avunuyorum Aziz İstanbul’un. Orhan Veli’nin şiirinde onu dinliyor, Yahya Kemal’le her gün farklı bir güzelliğini keşfediyorum. İstanbul’u sevmek bir tutkudur. İstanbul’u sevmek vatanı sevmek, İstanbul’u sevmek milletini sevmektir, insanı sevmektir. Zaten, “İstanbul’u sevmezse gönül aşkı ne anlar.” 

                  Ah İstanbul ah! Sende kaldığım günlerin sayısı belki iki elin parmaklarını geçmez ama ben sana sevdalıyım, sana vurgunum işte. Bu yüzden kendimi bir İstanbullu gibi görmekteyim. Ötesi var mı bunun, sen bensin, ben senim işte! Belki de sana olan sevdamı üstad Necip Fazıl’ın şu dizeleri ile daha bariz bir şekilde ifade edebilirim: 

          Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
          Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
          İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
          O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.
          Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
          Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
          Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
          Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale. 
          İstanbul benim canım;
          Vatanım da vatanım...
          İstanbul,
          İstanbul...

           TRT’de Türk Cumhuriyetleriyle ilgili, oralardaki sosyal ve kültürel hayatı anlatan bir belgesel izlemiştim yıllar önce. Programın sunucusu elinde mikrofon, ardında kameraman düşüyor yollara ve bir Kırgız köyüne varıyor. Yaşlı, aksakallı bir amcanın evine misafir oluyor. Samimi bir sohbet muhabbet havası sürerken, muhabir duvarda asılı duran İstanbul resmine getiriyor sözü. Yaşlı amcaya: “Amca, resim çok güzel!” diyerek mikrofonu uzatıyor. Dünya gözüyle gidip göremediği, suyunu içemediği, havasını teneffüs edemediği fakat hasretini çektiği şehir için gözyaşları içerisinde bakın ne diyor Kırgızistanlı yaşlı amcamız: ”Oğlum, hayatta iki arzum vardı. Biri hacca gitmekti, diğeri İstanbul’u görmek. Hacca gittim çok şükür. Tek arzum kaldı geriye; o da İstanbul’u dünya gözüyle görebilmek! Çok istiyorum bunu. İstanbul’a gitmeyi çok istiyorum oğul!”  İzlediğimde beni çok etkilemişti bu sözler. 
           

             Ben, bu yaşlı Kırgız’ı izlerken yeniden, bir kez daha şunun farkına vardım: İstanbul sadece benim değilmiş meğer! Gördüm ki, İstanbul’da Bağdat var, İstanbul’da Kerkük var, İstanbul’da Üsküp var, İstanbul’da Buhara var, Bakü var, Bişkek var, Şam var, büyük Türk-İslam coğrafyası var ve bu muazzam coğrafyaya ait medeniyet kodları var. Yeter ki, keşfetmesini bilelim. Yorum sizin değerli dostlar. İstanbul bir zamanlar Türk’ün şefkatli kolları altında her dinden, her milletten insanın barış ve huzur içerisinde yaşadığı bir dünya şehriydi… Osmanlı’nın insanlığa bıraktığı en değerli mirastı İstanbul. Biz, Sultan Fatih’in yadigârı olan bu milli sembolün kıymetini bilemedik. Böyle bir hazineden mahrum yaşadık yıllarca. Hor kullandık İstanbul’u. Ecdadımızın yaptıklarının üzerine, bu çağı da doğru yorumlayarak yeni şeyler ekleyemedik. Onların yaptığı gibi dünya çapında büyük işler yapamadık. Hep küçük işlerle uğraştık maalesef. İnşallah bundan sonrası güzel olur.
          

               Müslüman Türk coğrafyasını bir şiire benzetecek olursak İstanbul da bu şiirin ana duygusudur. Bu coğrafyanın sevdası, hüznü, zaferi, zarafeti, imanı, karakteri, bütün renkleriyle İstanbul’da kendini gösterir. Müslüman Türk’ün yedi iklimde inşa ettiği medeniyetin hülasasıdır İstanbul. Bizim yârimiz olalıdan beri bağrında nice şâirler, mütefekkirler, sanatkârlar, sultanlar yetişmiştir. Onun dillere destan güzelliğini ifade etmek için mısralar dizilmiş, şarkılar bestelenmiş, kitaplar kaleme alınmış. Ulubatlı Hasan misali can veren yiğitler olmuş onu fethedip gülzâr yapmak, Kâinatın Efendisi’nin müjdesine nail olmak uğruna. 
          

                Kim bilir bilemediğimiz daha nice gizli sırları saklıyor bağrında İstanbul. Fatihini, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in övdüğü, hatta Kur’an’ın zımnen işaret ettiği bir şehir İstanbul… Büyük İslam âlimi Molla Cami, Seb’e Suresi on beşinci ayeti incelemiş ve ayette geçen “beldetün tayyibetün” (çok güzel şehir) ibaresinin ebced hesabıyla 857 hicri yılı gösterdiğini ortaya çıkarmıştır.857 hicri yılının karşılığı ise miladi 1453 yılıdır. Elmalı Tefsiri diye bildiğimiz meşhur tefsirde bu konuda şu açıklama vardır: “İttifakatı bediadandır ki, Beldetün tayyibetün lafzı ebced hesabıyla İstanbul’un fethine tarih düşmüştür.(857) Molla Cami merhumun bir hediyesi olmak üzere ma’ruftur.”(1)
           “

                Farz-ı muhal olarak Türklüğün yeryüzünde, güzellik namına, başka bir eseri olmasaydı, yalnız bu şehir onun nasıl yaratıcı bir kudrette olduğunu isbat etmeğe kifayet ederdi”(2) İstanbul bizim için geçmişte önemliydi, bugün de önemli ve gelecekte de önemli olacaktır. Kıyamete kadar Sultan Fatih’in silueti onun üzerinden eksik olmayacaktır. Fatih’in vurduğu mühür ebede kadar silinmeyecektir."

                      Mavi gözlü rüya şehir,
                      Can İstanbul, yâr İstanbul.
                      Meftun oldum sana esir,
                      Can İstanbul, yâr İstanbul.

                      Sultan Fatih mührü vurdu,
                      Bizans denen fitne durdu,
                      O gün bugün Türk yurdu,
                      Can İstanbul, yâr İstanbul.

                      Sinan hâlâ yaşar orda,
                      Ulubatlı, bayrak surda,
                      Dile gelir hele sor da,
                      Can İstanbul, yâr İstanbul.

                      Camilerin bağ-ı cennet,
                      Boğaz sende ayrı ziynet,
                      Mazi kokar demet demet,
                      Can İstanbul, yâr İstanbul.

                     Senle sevda ayrı güzel,
                     Adın dilde nağme, gazel,
                     Buluşturdu bizi ezel,
                     Can İstanbul, yâr İstanbul.

                    Sana döndüm ben yüzümü,
                    Sende buldum ben özümü,
                    Sende gördüm ben çözümü,
                    Can İstanbul, yâr İstanbul.

                    Eyüp Sultan ruhu besler,
                    Beyoğlu’nda yalan sesler,
                    Hisarların seni süsler,
                    Can İstanbul, yâr İstanbul.

                    Dolaş hele dört bir yanı,
                    Topkapı’da ceddi tanı,
                    Yedi tepe bin bir anı,
                    Can İstanbul, yâr İstanbul.

                    Bir adın da Dersaadet,
                    Cihan gördü medeniyet,
                    Seni üzdük, bizi affet!
                    Can İstanbul, yâr İstanbul.
                                    (Recep ŞEN-2006)
          

                   Bu nazenin şehir vefasızlık ve kadir kıymet bilmezlik yüzünden çok hırpalandı. Yahya Kemal’in benzetmesiyle İstanbul sevdasına bigâne kalmış nâdanlar, ellerinde bir kör kazmayla yaralamadık, yıkmadık yerini bırakmadılar onun. Ne zaman ki, özümüzden uzaklaştık, İstanbul’ dan da uzaklaşmış olduk. İstanbul’u yaşanmaz bir şehir haline getirdik. Bugün geldiğimiz noktada yaralı bir ceylana döndü İstanbul.  
          

                  İstanbul’da saklı olan manayı kavrayamadığımız için beraber yaşama kültüründen bihaber yaşadık yıllarca. Ama inanıyorum ki, İstanbul çok yakın zamanda yine o eski ihtişamlı, mesut ve bahtiyar günlerine geri dönecektir. Silkinip ayağa kalkacağı günler yakındır İstanbul’un. 
          

                   Rüyalarınıza İstanbul misafir olsun, sağlıcakla kalın dostlar!

                                                                                                                                               (Recep ŞEN - 23 Ocak 2012) 

NOT:
1.Hak Dini Kur’an Dili, cilt:6, Elmalı’lı Hamdi Yazır, syf:3956, Eser Yayınevi
2.Aziz İstanbul, Yahya Kemal Beyatlı, syf:6,Milli Eğitim Basımevi-1985

Haziran 03, 2017