BEN BİR KUŞ OLSAM UÇSAM (1)


Bizim coğrafyamızda insanlarla kuşlar hep iç içe olmuşlardır.  Bir bakarsınız yanı başımızda, bir bakarsınız türkülerde, bir bakarsınız şiirlerde ve öykülerdedirler. Sözün ustaları bizim dile getirmekte zorlandığımız birçok duyguyu kuşların diliyle söylemişler. Kuşları konuşturmuşlar; aslında konuşan onların diliyle kendileri olmuş. 

Bizdeki söz üstatları, kuşların masmavi gökyüzünde semavi bir saltanat kurup, neşe içerisinde azâde ve bahtiyar olarak yaşamalarına imrenmişlerdir. Ortaya koydukları eserlerinde kuşları gönlü temsil eden bir sembol olarak düşünmüşler; bu bağlamda dost ve sırdaş bilmişlerdir onları. 

Bizim medeniyetimizde canlı cansız bütün varlıklara merhametle muamele edildiğinden özellikle kuşlara merhametle davranılması konusunda ayrı bir özen gösterilmiştir. Kuş köşkleri, yaralı göçmen kuşların tedavi edildiği hastaneler v.b. buna örnek olarak gösterilebilir. Hatırlarsanız daha önce kaleme aldığımız “Kuş Köşkleri” başlıklı yazımızda bu konuyu detaylandırmıştık. Bu yüzden burada fazla detaya girmek istemiyorum.Yolda yürürken karıncayı bile incitmekten korkan büyüklerimiz, daha küçük yaşlarda iken bize kuşlara taş atmanın çok günah olduğunu söylerlerdi. Onların da bizler gibi can taşıdığını anlatırlardı. Annelerimiz penceremizin önüne özellikle soğuk kış günlerinde onlar yesin diye buğday taneleri bırakırlardı. Biz de kuşların bu buğday tanelerini yerken cik cik sesler çıkarışlarını uzaktan seyrederdik. Onları ürkütmeden seyretmek ayrı bir zevk verirdi bize. 

Biz bu yazımızda kültür ve medeniyet dünyamızda kanat çırpan kuşlarla farklı bir boyutta yolculuğa çıkmak istiyoruz. Bizim konuştuğumuz dilden farklı bir dil konuşulan dünya bu. "Kuş dili" diye tarif etmişler gönül erleri bu dili. Bu tarif Yunus'un tarifidir: "Benim dilim kuş dilidir,/Benim ilim dost ilidir,/Ben bülbülüm dost gülümdür,/ Bilin gülüm solmaz benim". Kuş dilinden bahis açmak bizim haddimiz değil elbet.  Biz sadece bu dili konuşan söz üstatlarını anlamaya çalışacağız. 

Kültür ve medeniyet dünyamızda şöyle bir gezintiye çıktığımızda, kuşlar deyince karşımıza ilk olarak hoş avazı ve dertli sinesiyle bülbül çıkmaktadır. Bülbül deyince gülden bahsetmemek haksızlık ve hata olur. Bülbülü bülbül yapan, onu şöhrete ulaştıran aslında güldür. Gülsüz bülbülün bir anlamı yoktur. Bülbül ile gül deyince akla aşk gelir doğal olarak. Çünkü her ikisi de aşk bahçesinde doğup, bu bahçede neşvü nema bulmuşlar. Nerede aşktan bir bahis açılsa mutlaka bülbülden söz edilir. Bülbülün sevgilisi güldür, kırmızı gül. Gül, ona hiç yüz vermediği için bir araya gelemezler.  Feryadı figanı da bundandır bülbülün. “Bir demet reyhan verseler bülbüle / Koklamaz onu yine gider dikenli bir güle.” (Lâedri)

Aşağıdaki şiirinde Can Yunus, bülbül ile gül aşkı babında söylenecekleri öz olarak aktarırken şunu hatırlatıyor bize: Âşık olmayan adam ağaca benzer, ağaç da yemiş vermeyince dalları eğilmez! 

Evvel bahar olmayınca,
Kızıl gül açılmaz imiş.
Kızıl gül açılmayınca,
Bülbül zârı kılmaz imiş.

Bülbül hevestir ötmeğe,
Güle sarmaşıp yatmağa,
Bağban kasdeyler satmağa,
Gül kadrini bilmez imiş.

Bre bağban satma gülü,
Haramdır akçesi pulu,
İnletme âşık bülbülü,
Gözün yaşı dinmez imiş.

Yılda bir kez hayvanlara,
Aş yeli eser bunlara,
Kimi âdem hayvan olur,
Hayvan âşık olmaz imiş.

Âşık olamıyan âdem,
Benzerimiş bir ağaca,
Ağaç yemiş vermeyince,
Budağı eğilmez imiş.


Yunus Emre’m hey biçare,
Yârdan ayrıldın âvare,
Yârdan ayrılmayınca dost,
Yâr kadrini bilmez imiş.    

Halk ozanımız Karacaoğlan, bülbülün güle olan aşkına ilişkin şunları söyler:                                                                                          

Bülbül havalanmış yüksekten uçar,
Has bahçe içinde gülüm var deyu.
Seni seven aşık canından geçer,
Güzeller içinde yarim var deyu.”

 

Bülbül-ü şeydânın mevsimidir ilkbahar. Kırmızı gül baharda açmaya başlar. Bülbülün vuslat umuduyla yeniden sevdiğine yalvardığı, diller döktüğü mevsim, sevdanın mevsimidir ilkbahar... İşte bu duygularla başlayan bir başka Karacaoğlan şiiri:                        

Bülbül ne yatarsın bahar erişti?
Ulu sular bulandığı zamandır.
Kat kat olup gül yaprağa karıştı,
Yine bülbül gel olduğu zamandır.

Yine bahar oldu açıldı güller,
Figana başladı yine bülbüller,
Başka bir hal oldu açıldı sünbüller,
Âşıkların delolduğu zamandır.

Yine bülbül bilir gülün halinden,
Yeter deli oldum yarin elinden,
Aşıp aşıp gelir  yayla yolundan,
Yârdan bize gel olduğu zamandır.

Yine geldi türlü baharlar bağlar,
Bülbül figa^n edip cihanı dağlar,
Türlü çiçeklerle bezenmiş bağlar,
Ulu dağlar yol olduğu zamandır.

Karacaoğlan der ki geçti çağlarım,
Meyve vermez oldu gönül bağlarım,
Aklıma geldikçe durmaz ağlarım,
Gözüm yaşı sel olduğu zamandır.

Daha çok Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatında karşımıza çıkan bülbül, aşığı temsil eder. Şâirin bizzat kendisidir. Biraz da acemi âşık olarak görülür bülbül. Çünkü aşkını dile düşürmüştür. Aşk derdinden dolayı da sabırsız ve kararsızdır. Fuzûli üstadımız kendisini bu noktada bülbülden ayırır: 

Ehl-i temkînem beni benzetme ey gül, bülbüle;
Derde yok sabrı anun her lâhza bin feryâdı var.

Ey gül, ben temkin sahibiyim; beni sakın bülbüle benzetme! Onun derde sabrı yok; her an binlerce kez feryat figan edip duruyor. Leyla’ya sormuşlar: “Sen mi daha büyük âşıksın, yoksa Mecnun mu?” diye. “Elbette ben!” cevabını vermiş. “Çünkü ben aşkımı kimseye söylemedim; o ise bir aptal gibi davrandı, aşkımızı dillere düşürdü.” Bu cümleyi, ete buda tapınmayı aşk zanneden bencil, zamane gafilleri idrak edebilirler mi bilemem? Derin mevzu, kulak vermek, gönül vermek lazım. Varsa bir mahareti aşkını gizlesin diyor Nâbi bülbül için:  

Hüneri var ise ketm-i eser-i aşk etsin,
Aybdır bülbül-i şurideye feryad etmek.

Bülbülün en önemli iki özelliğinden bahsedilir eserlerde; o daim, aşkından "şeydâ" ve derdinden "ahu zâr" haldedir.  Şeydâ, çılgın anlamına gelir, zâr ise ağlayan, inleyen demektir.  Gül, naz bülbül ise niyaz için yaratılmıştır derler. Bülbülün neşesi gül ile kaimdir. Gül bir kez olsun bülbülün aşkına karşılık vermemiştir. Bu da onun bülbülü şeydâ olmasına ve ahuzâr çekmesine neden olmuştur. Birkez yüz verseydi belki de bu aşk böyle ölümsüz olmazdı. Fuzûli bir türlü vuslatın olmadığı bülbül gül macerası için şu güzel mısraları bırakmış bize: 

Gel, gül, dedi, bülbül güle; gül, gülmedi gitti;
Gül, bülbüle; bülbül, güle yâr olmadı gitti."  

Bestesi de yapılan Osman Nevres’in şu mısralarında işin rengini daha berrak bir şekilde görmekteyiz: 

Senden bilirim yok bana bir faide ey gül, 
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül. 
Etsem de abestir sitem- i hare tahammül, 
Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül... 

Bübülün diğer bir özelliği ise, güle yakınlaşmasına engel olan dikenlere sabır göstermesidir. Onun sabrı sevgisinden vazgeçmemek ve bütün engellere rağmen mücadelesine devam etmektir. Zaten bağrına batan dikenlere de güle olan aşkından dolayı sabretmektedir.. Sevgilisinin hatırına dikenlere katlanmaktadır bülbül. Hatta bu dikenler gülün canını acıtır ve her defasında da kanını döker. Güle güzellik veren kırmızı rengin de bu dökülen kandan meydana geldiği söylenir. Bülbül âşık olduğu gülü için kanını vermiştir. Şöyle de anlatılır: Gül, evvelden beyaz renkli imiş, düzenbazlıkla bülbülün kanını almış ve yüzüne sürmüştür. Bundan dolayı da kırmızı renge boyanmıştır.. Makbul ve alımlı olan da kırmızı güldür zaten. Fuzuli üstadımız, bu mevzuya değinerek meşhur Su Kasidesi’nde şöyle der: 

İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile,
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su. “ 

Yani der ki, gül bir oyunla - gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine- bülbülün kanını içmek istiyor; buna mani olabilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının karakterini değiştirmesi gerekir. Ne kadar hoş bir anlatım! Böyle bir derinliği günümüz şâirlerinde bulabilir misiniz?

Şu hakikat, açık olarak görülüyor ki gülde bülbülü ağına düşürme adına zalımlık, düzenbazlık, bir oyun ve tezgâh kurma hevesi var.  Bu, bülbül kendisine ulaşmasın diye dikenlerin ortasında açmasından belli. Onun işi gücü bülbüle cevrü cefa etmek. Nedim’in tabiriyle “Tahammül mülkünü yıktın Hülagü Han mısın kâfir?” Nedir, bu bülbülün gül elinden çektiği diyeceksiniz şimdi. Biz ne dersek diyelim dostlar, o da böyle seviyor işte! İşin püf noktası da burada zaten. Biz, meseleye dışarıdan baktığımız için anlamak da zorlanıyoruz. Aslında bu sorunun cevabını da Hulusi Divanın’dan bir mısra ile verelim: ”Uşşakına cevretmek kanunun oldu dilber!” Bu işin cilvesi de cevr-ü cefa demek ki. Şair Behişti, bu cevrü cefa meselesinde ezelden beri bu böyle gelmiş böyle gider der:

Andelip ah eder ağlar, gül ona hande eder!
Böyle gelmişdür ezelde bu cihan böyle gider.”

Şair Üsküplü İshak’a ait şu mısralarda benzer duyguları dile getirir:

Ah kim cevr ü cefa defterlerin dürmedi
Ağlamakla geçti ömrü bülbülün güldürmedi

Peki, rengini sevgilisinin kanından alan gül hiç acı çekmez, göz yaşı dökmez mi ki? Nasıl acı çekmesin, gözyaşı dökmesin. O feryadını içine atar, bülbül gibi derdini aşikâr etmez. Bu yüzden biz duyamayız onun sessiz feryadını. Bülbülün canhıraş feryadı gülün bağrını dağlamaz mı sanırsınız? Dağlar elbet! Ne yapalım aşkın kanunu bu. İlahi yazgı böyle, değişmez. Şair Bâki de bu gerçeği şöyle dillendirir mısralarında: 

Gül gülse dâim ağlasa bülbül aceb degül,
Zirâ kimine ağla demişler kimine gül.

Diğer kuşlar bir araya gelip toplanmışlar ve bizim âşık bülbülü Süleyman Peygamber’e şikâyet etmişler. Şikâyet sebepleri de onun aşk şarkıları söyleyerek feryat edip inlemesiymiş. Bundan rahatsız olduklarını beyan etmişler. Mahkeme kurulmuş ve bülbül yargılanmış. Aşk şarabından dolayı kendinden geçip sarhoş olduğu için bülbül haklı bulunmuş. Yani sizin anlayacağınız bizim bülbül, Hz. Süleyman (a.s.)'ın mahkemesinden berat kararı almış. Yani davasında haklı bulunmuş. Bir enteresan nokta daha var ki rivayetlere göre, Hz. İbrahim (a.s.) ateşe atılırken yanındaki kuş da bülbülmüş. 

Bülbül devamlı ah eden bir âşık olduğu için sadece gündüz değil, gece de ötmektedir. Onun ötüşüne farklı anlamlar yüklenmiştir. Bazen Kur’an’dan ayetler tilavet eder, bazen Allah diyerek zikreder, bazen de Gülistan’dan sayfalar açar okur. Kendisi gibi aşk derdine düçar olanları gülşene davet eder ve ehl-i derde belki de gül ile olan aşk macerasını anlatır. Gülşende âşıklarla sohbet edip dertleşir. Hz. Davut (a.s.) ile onun sesi arasında bir alaka kurulmuştur. Kur’an okuyan kişiler de bülbül sesli olarak nitelendirilir. Biz biliriz ki, çok Kur’an okuyan kişilerin sesinde bir güzellik ve tatlılık vardır. Kur’an’ın insanın sesini güzelleştirdiği kitaplarımızda da nakledilir. Bu yüzden Kur’an okuyan ile bülbül arasında böyle bir bağ kurulmuştur. Yunus Emre, bu yüzden aşağıdaki mısraları söylemiştir:

 

Şol cennetin ırmakları,

Akar Allah deyu deyu.

Çıkmış islam bülbülleri,

Öter Allah deyu deyu.

 

Sesinin güzelliği bülbülün başına dertler açmıştır. Güzel sesinden dolayı, onun derdinden anlamayan insanlar onu kafese koymuşlardır. Kafes, bülbül için altından bile yapılmış olsa zindandır. Atasözümüzü hatırlayalım: “Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım ah!” demiş.  Vatanı neresi? Gül bahçesi elbette. Onun için hayat gül bahçesinde, gül dalları ve yaprakları arasında olmaktır. Bunun dışında bir hayat onun için esaret ve ölümdür. Bülbül, hürriyete âşıktır bu anlamda. Onu çok sevme sebeplerimizden birisi de budur kanaatimce. Biz de hürriyet ve istiklâle düşkün ve âşık bir millet olduğumuz için, Şinasi diliyle “Koyamam kargayı bülbül yerine,/Çiçek açmış dikeni gül yerine.” diyerek bülbülü pek sevmişiz. 

Herkesin tıynetine göre meskeni vardır ve orada rahat eder. Baykuşlar harabe yerleri, kargalar leşi, bülbüller ise ince ruhlu oldukları için gül bahçesini severler. Özellikle gülşende gül dalları arasında zaman geçirmekten hoşlanırlar. Güzel nağmeleri ve gönül alıcı ötüşüyle birçok şâir de kendisini bülbüle benzetmiştir. Bakınız Şeyh Galip, mana hırkasına bürünmüş çılgın bülbüle benzetir kendisini ve şöyle der :  

Şûrîde bülbülüz ki nemed-pûş-ı ma’niyiz, 
Tâvûs-ı nevbahârî değildir nizamımız.”

Urfamızın yetiştirdiği büyük şair Nâbi ise, kırmızı gülün gönlünde olan kanız der mısralarında :

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâda nihânız
Hûnuz ki dil-i gonce-i hamrâda nihânız

Dost bağının bülbülüyüm diyen can Yunusumuz kendisini şöyle tarif eder bize: 

Sanurlar ki ben deliyem,
Ben dost bağı bülbülüyem,
Mevla'nın kemter kuluyam,
Kimse baha saymaz bana.

Bülbül oluben oterim,
Dost bahçesinde biterim,
Gül alırım gül satarım,
Bağu bağban olmaz bana.

Edebiyatımızda gül ve bülbülle ilgili birçok mazmun (kalıplaşmış ifadeler) ve remizlere (sembol) rastlamaktayız. Bu da bize gösteriyor ki, söz üstatları için gül ve bülbül arasındaki bu hayali aşk, -özellikle divan edebiyatı şiirlerinde- zengin bir şekilde işlenmiştir.  Herkes kendi hayal dünyasında farklı bir şekilde bu mevzuya değinmiş, kalemini farklı şekilde konuşturmuştur. Sırf bülbülü konu alan Bülbüliye ve Bülbülnâme adlı müstakil eserler yazılmıştır. Halk edebiyatımızda ise türkülere, manilere, atasözlerine, deyimlere, destanlara, koşmalara konu olmuştur bülbül. 

Mutasavvıflarımız ise meseleye kendi açılarından bakarak, bülbülü Allah aşkıyla yanıp tutuşan gönlün timsali olarak görmüşlerdir. Yaşadığımız bu fâni dünya ve beden bir kafestir; O ise bu kafes içinde ezeli gül bahçesinin hasretiyle yanıp tutuşan, feryat eden Hak âşığıdır. İşte o Hak âşıklarından Yunusumuza kulak verelim şimdi isterseniz:

 

Sen bunda garip mi geldin,

Niçin ağlarsın bülbül hey?

Yorulup iz mi yanıldın,

Niçin ağlarsın bülbül hey?

 

Karlı dağlardan mı aştın,

Derin ırmaklar mı geçtin,

Yârinden ayrı mı düştün,

Niçin ağlarsın bülbül hey?

 

Hey, ne yavuz inilersin,

Benim derdim yenilersin,

Dostu görmek mi dilersin,

Niçin ağlarsın bülbül hey?

 

Kal'alı şehrin mi yıkıldı,

Ya nam-u arın mı kaldı,

Gurbette yârin mi kaldı,

Niçin ağlarsın bülbül hey?

 

Gulistanlarda yaylarsın,

Taze gülleri yeğlersin,

Yavlak zarılık eylersin,

Niçin ağlarsın bülbül hey?

 

Uykudan gözüm uyandı,

Uyandı kana boyandı,

Yandı sol yüreğim yandı,

Niçin ağlarsın bülbül hey?

 

N'oldu şu Yunus'a n'oldu,

Aşkın deryasına daldı,

Yine baharistan oldu,

Niçin ağlarsın bülbül hey?

 

Yine can Yunus ile devam edelim söze, o söylesin biz dinleyelim edep erkân ile:

İsm-i Sübhan virdin mi var? 
Bahçelerde yurdun mu var? 
Bencileyin derdin mi var? 
Garip garip ötme bülbül.

Bilirim âşıksın güle,
Gülün hâlinden kim bile,
Bahçedeki gonca güle,
Dolaşıp söz atma bülbül.

Bilirim âşıksın virde, 
Cünûnun var gâyet serd, 
Şu sînemde olan derde,
Bir dert de sen katma bülbül.

Pervâz vurup uçar mısın? 
Deniz deryâ geçer misin? 
Bencileyin nâ-çâr mısın? 
Sen de hâlin söyle bülbül.

A bülbülüm uslu musun?
Kafeslerde besli misin? 
Bencileyin yaslı mısın? 
Garip garip ötme bülbül.

YUNUS vücûdun pâk derken, 
Cihanda mislin yok derken, 
Seher vakti "Hakk Hakk" derken, 
Bizi de unutma bülbül.

Bülbül ile gül aşkını basit bir romantik hikâye gibi görmemek gerekir. Esasen burada bizim medeniyetimizin estetik algısı, dünyaya bakışı, hassasiyetleri, imanı ve aşkı yatmaktadır. Her şey burada gizlidir. Ve her şey buradan başlar. Her şey O’nun aşkınadır. Ve buradan bakmak lazım bu koskoca coğrafyada insana ve onun ortaya koyduğu eserlere. Yoksa büyük bir yanılgının içerisinde buluruz kendimizi. Beyhude dolaşıp dururuz çıkmaz labirentlerin içerisinde.  

Peki, bu sevda masalı için neden bülbül seçilmiştir? Zihnimi kurcalayan bu soruya cevap aradım durdum bir zaman. Öyle ya, bülbül dediğin küçücük ve çelimsiz bir kuştur. Bülbüle göre daha güçlü, daha belirgin ve meşhur kuşlar var. Peki neden bülbül? Gerçi aşk oku birisine değdiyse, niçin diye sormak da abesle iştigal olur. Ama bunun da bir manası olsa gerektir. Çünkü bizimkiler manasız iş yapmazlar. Bizde, aslolan teferruat değil, özdür. Bizim coğrafyamızda dışarıdan baktığınızda elbisesi yamalı ama gönlü derya gibi, muhabbetle dolu nice insanlar vardır. Küçücük çiniye koskoca bir medeniyeti sığdıran bu coğrafyanın gönlü zengin insanları da bülbül gibi küçücük, çelimsiz ama dilinde sevda şarkıları, gönlünde aşk derdi olan bülbülü seçmişlerdir. Ne kadar çelimsiz olsa da gül için kanını döken odur. Belki de bundan dolayı diğer kelli ferli kuşları es geçmiştir bizimkiler ve bülbülü seçmişlerdir bu sevda masalında. 

Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatımızda hak ettiği yeri bulan bülbül, maalesef günümüzde bize dargın ve bizden şikayetçidir. Günümüz edebiyatına baktığımızda, birkaç usta kalem dışında bülbülden pek bahseden yoktur. Bizim bu konuda duyduğumuz üzüntüyü şair İzzet Molla yıllar önce şöyle dile getirmiş:

Bir mevsimi baharına geldik ki âlemin,
Bülbül hamuş, havz teki, gülistan harab.”

Değerli dostlarım, bu mevzuda ciltler dolusu yazı yazılabilir, biz burada sözü noktalayalım. Şimdi, Mehmet Akif Ersoy’un bülbül şiiriyle mevzuyu bitirelim isterseniz. Bundan sonraki yazımızda farklı bir maceraya kanat çırparak yolumuza devam edeceğiz inşallah. 

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;
Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl…
Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhitin hâli ‘insâniyyet’in timsâlidir, sandım;
Dönüp mâziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd,
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vâdiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nâğmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güyâ Sur-ı Mahşerdi!
-Eşin var, âşiyânın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvi saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânumânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed ruh-ı ser-bâzın,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkum-ı pervâzın,
Değil bir kayda, sığmazsın -kanatlandın mı- eb’ada;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâdâ.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perişandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil…Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Teselliden nasibim yok, hazân ağlar bahârımda:
Bugün bir hânumansız serseriyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hak-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim hercümerc oldu,
Selâhaddin-i Eyyubi’lerin, Fâtih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkuus inlesin beyninde Osmân’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzi serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, turâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın;
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dinin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânumanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

                                                                                                                                         (Recep ŞEN - 23 Mart 2011)

NOT:YAZININ DEVAMI İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ

Haziran 03, 2017