YETİŞKİNLERİN EĞİTİME BAKIŞI


Eğitim, bir milletin geleceğine yapılan en önemli yatırımdır. Eğer gençlerimizi bilinçli ve programlı eğitebilirsek gelecekte doğabilecek ekonomik, sosyal, siyasal alandaki birçok problemi bugünden halletmiş olacağız. Şu bir gerçek ki, biz yetişkinler çocuklarımızın eğitiminde affedilmez hatalara imza atıyoruz. Bu hatalar onların geleceğine mal oluyor. Maalesef bu hataların birçoğunda da ısrar ediyoruz. Doğrusunu araştırıp öğrenme gibi bir gayretimiz de yok.

Biz büyükler ne isek, yetiştirdiğimiz gençler de odur. Kendimizi onlarda rahatlıkla seyredebiliriz. Her gün gençleri suçlayıp azarlayan, onların olumsuz davranışlarından şikâyet eden biz yetişkinler, hiç suçu kendimizde aramıyoruz. İşin kolayına kaçarak faturayı gençlerin üzerine yıkıp kurtulma yolunu seçiyoruz.

Genel olarak insanları dinlediğimizde, nedense ebeveynlerin çocuklarıyla ilgilenmeye pek zamanları yok. Öyle görülüyor ki, onların gündelik işleri maalesef çocuklarından daha önemli. Anneler evde işten güçten, yemek yapmaktan, temizlikten, dizi seyretmekten çocuklarına vakit ayıramıyorlar. Babalar ise evin geçimini sağlamak için gün boyu işinde gücünde çalışıyor, eve yorgun argın geç vakitlerde geliyor. Bazı babalar da kahvehanelerde, eğlence mekânlarında vakit öldürdükleri için çocuklarını hiç göremiyor zaten. Çocuklarıyla, oyun oynamaya, iki söz etmeye, onların başını okşamaya zaman ayıramıyorlar. Çocukların ruhu bir gül bahçesine benzer. Bu çağda bu bahçenin bakıma, temizliğe, can suyuna ihtiyacı vardır. Zararlı otların bahçede yeşermemesi gerekir.

Bir kısım ebeveynler çocuklarına sıkıcı ve azarlayıcı bir iki nasihat ederek eğitimle ilgili görevlerini yaptıklarını sanıyorlar. Oysa büyük bir yanılgının içinde olduklarının farkında bile değiller. Yetişkinler olarak bizler çocuğun ruhunu doyuracak, onların ilgisini çekecek etkinliklere nedense hiç yer vermiyoruz. Hep onlardan yetişkinlerin yapması gereken davranışları bekliyoruz. Onların çocuk olduğunu unutuyoruz. Bu iş için birazcık empati yapmamız yeterli aslında.

Çocuk yetiştirmek, onların eğitimiyle ilgilenmek zor ve sabır isteyen bir iştir. Bir kısım anne babalar çocuklarının giyimine, beslenmesine, temizliğine son derece özen gösterir, cebinden harçlığını eksik etmez, çocuğu ne isterse yerine getirir. Aynı anne babalar nedense çocuklarının ruhen tok ve temiz olmaları noktasında aynı dikkati göstermezler. Şimdi böyle bir ortamda yetişen çocukların sokaklarda aylak aylak gezmesine, bencilliğine, saygı ve sevgisizliğine, hırsızlık yapmasına, cinayet işlemesine şaşırmamak lazım. Çünkü ruh aç, ruh doyurulmadı zamanında. Bu çocukların yetiştikleri aile çevresi, arkadaş ortamı ahlaki ve zihinsel olarak sağlıksız, aynı zamanda sevgiden de yoksundur. Mesela baba çocuğuna, yalan söylememesi gerektiğini öğütler ama kendisi yalan söyler, eşini aldatır. Çocuklar bu ikilemi fark ettiklerinde ebeveynlerin saygınlığı orada biter, artık sözleri dinlenmez olur. Bir düşünelim, davranışlarından şikâyetçi olduğumuz çocuklarımızın terbiyesini ilk önce kimler bozuyor? Kendi evladımıza yaptığımız kötülüğün farkında değiliz birçoğumuz. İşler rayından çıkınca da tehdide, kaba kuvvete, cezaya başvuruyoruz. Bu sakat yöntem de her şeyi berbat ediyor.

Eğitim, hem bireysel, hem de toplumsal manada kutsal bir mesuliyet biz yetişkinlerin üzerinde. Bu milli görevi hakkıyla yapabilmek için önce biz yetişkinlerin tertemiz bir ruhi eğitimden geçmesi gerekiyor. Bir disiplin içerisinde insanlar kendilerini yetiştirdikten sonra doğacak çocuklarını zihinsel, bedensel ve ruhsal olarak sağlıklı yetiştirebilirler. Kendisi himmete muhtaç dede, başkasına nasıl himmet ede?

Hepimiz çocuklarımızın çok kazanç getiren iyi bir işi olsun telaşındayız. Aman iyi bir düzeni olsun diyoruz, değil mi? Herkes bunu istiyor. Herkes alma ağacının altında büyümüş. Hep hayattan alma derdindeyiz. Peki, hayata artı değer olarak ne katıyoruz. Bu anlayışla kariyer sahibi doktor, mühendis, politikacı olsa ne olur çocuklarımız? Niye öyle diyorsunuz deyişinizi duyar gibiyim. Olacak şudur ben size söyleyeyim: Cebi bol para görür, sosyal statüsü artar, pahalı mekânlarda yemek yer, son model arabalara biner vs. bunlar değişir hayatında. Biz bunları hep toplumdan alıyoruz; bunun karşılığında topluma ne veriyoruz? Herkes kendine yaşıyor. Bencilce kendimizi düşünmekten, kendimizi sevmekten, kazanmak için her yolu mubah görmekten, başkalarını sömürmekten, umursuzca davranışlardan, tembellikten, gönül yoksulluğundan başka bir özelliğimiz var mı Allah aşkına söyleyin? Erdemlilik ve bilgelik adına ne veriyoruz topluma? Sorun büyük; çocuklarımızın zihnini ve gönül bahçelerini ayrık otlarına, ısırganlara, dikenliklere terk ettik. Büyük fikirlere, büyük ideallere zaten hiç yanaşmıyorlar. Ne kendilerine, ne de başkalarına saygı ve sevgileri kaldı. Herkes kısa yoldan köşeyi dönme telaşına düşmüş. Daha birkaç ay evvel düğününe gittiğimiz arkadaşımız duyuyoruz ki boşanmış. Aile nedir, sadakat nedir bihaber gençlerimiz. Şimdi düştüğümüz bu durumdan hepimiz muzdaribiz, kara kara düşünüyoruz. Ne ekerseniz onu biçersiniz. Rüzgâr ekerseniz fırtına biçersiniz. Biz bu kafayla gittikçe gazetelerin üçüncü sayfalarında daha çok cinayet, gasp, hırsızlık, boşanma, tecavüz, cinnet haberleri okuruz. 

Lütfen bu gidişata bir dur diyelim. Yazık oluyor gençlerimize. Bu sadece kişisel değil, aynı zamanda milli bir meseledir. Topyekûn herkesin meselesidir. Topyekûn bir seferberlik işidir. Peki ne yapmalıyız?

Maddi ve manevi alanda kalkınmak ve gelişmek istiyorsak işe önce aile ve okuldan başlamalıyız. Aydınlarımıza büyük görevler düşüyor. Onlar entelektüel manada alacaklarını almışlar. Bu toplumun kendilerine sunduğu maddi manevi imkânlarla okuyup yetişmişler. Şimdi sıra aydınlarımızda. Edindikleri bilgi, beceri ve birikimlerinin zekâtını verme vaktidir şimdi. Aristokratça yaşamayı bırakıp halkın arasına girmeli, onların anlayacağı dilden konuşmalı, halkla bütünleşmeliler. Onlar halkın arasına giremezse, halkla bütünleşemezse bu sefer devreye başka olumsuz faktörler girecektir. Bu da milli bütünlüğümüzü zedeleyecektir.  

Okul, çok önemli bir faktördür toplumun eğitiminde. Okul aydınlanmanın, kalkınmanın temellerinin atıldığı, ruhların doyduğu mekândır. Biz, okulu sınavlara öğrenci hazırlayan, çocukları yarış atı gibi rekabete sürükleyen bir yer olarak algıladık hep. Oysa okulun gerçek fonksiyonu bu değil. Bırakın diplomaları, sınavları, notları bir kenara ve sağlam kafayla bir düşünün. Okullarda kuru bilgiyi ezberleyip sınavları geçmek için uğraşan öğrencilerle hangi orijinal düşünceyi üretme ve hayata geçirme şansımız var? Çocuklarımız ezberci papağanlar olmak yerine, düşünen ve orijinal projeler üreten aydın kişiler olmalı. Ebeveynler artık okullara bu gözle bakmalı. Son yıllarda eğitim programlarımızda, ders müfredatlarında yapılan olumlu değişiklikleri bu anlamda iyi anlamak ve değerlendirmek zorundayız. Okullar diploma üreten kurumlar değildir. Okullar ülkenin zihinsel ve ruhsal aydınlanmasının gerçekleşeceği mekânlardır. Okulun asıl görevi budur.  Hayatın anlam kazandığı, mesleğe hazırlığın yapıldığı, hayat tecrübesinin kazanıldığı yerdir okul. Okulla hayat iç içe olmalıdır. Okul, çevresini yani sokağı etkilemeli, değiştirmelidir. Çarşı, pazar ve sokaktaki problemlere okul çözümler üretmelidir. Bu etkileşim ve ilişkiyi sağlayabilirsek ülkemiz daha güzel yarınlar görecektir. 

Yetişmiş insan faktörü bizim için çok önemli. Bu bağlam da bir tek insanımızı dahi ihmal edemeyiz. Her insanın değerli olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıyız. Her insan ayrı bir özellik ve güzellikle yaratılmış ve bezenmiştir. Onun için her insan bir değerdir ve ondan istifade edilmelidir. Bu da insanlarımıza fırsat ve imkânlar sunarak, kaliteli ve bilinçli bir eğitim programından geçirmekle olur. 

Her birimizin yaratılıştan gelen yetenek ve kabiliyetleri, ilgi duyduğu alanlar çok farklıdır, birbirine benzemez. Okulda verilen eğitimle kabiliyet ve yeteneklerimiz, ilgilerimiz ön planda tutulmalı ve geliştirilmeli. Yoksa herkesi aynı kabul ederek marangozun planyasından geçirir gibi tek tip insan yetiştirmeye çalışmak eğitim falan değildir. Bu anlayış artık çok gerilerde kalmıştır. Günümüzün modern ve bilimsel anlayışında böyle bir yaklaşıma yer yoktur zaten. Kabiliyet ve yeteneklerin, kişisel özelliklerin dikkate alınmadığı bir eğitim anlayışında ne cevherler, ne sanatkârlar, ne dâhiler kalabalıklar arasında keşfedilemeden kaybolup gider. Çocukları yarış atı gibi koşturarak sınavlara hazırlamak, birbirleriyle paylaşımda bulunup dostça öğrenecekleri yerde onları birbirlerinin amansız rakipleri haline getirmek ne kadar sağlıklı bir yaklaşımdır? Herkes çocuğu dereceye girsin, birinci olsun istiyor. Acımasız bir hayat, rekabete dayalı bir dünya. En fazla puanı alan yırttı, kurtardı. Diğerleri hüsran ve hayal kırıklığına uğruyor. Her çocuğun kendine özgü hayalleri, yeteneği, kabiliyeti ve kapasitesi vardır. Beş parmağın beşi bir mi? Beş parmağınızı aynı hizaya sokmaya kalkarsanız, zorladığınızda parmaklarınız kırılır. Ya çocuklarımız?

Her birimiz farklıyız. Bir sınıfta otuz çocuk varsa, orada ayrı ayrı otuz farklı dünya var demektir. Herkes aynı sürede ve hızda öğrenemez. Bazı çocuklar öğrenme güçlüğü çekebilir. Bunun sebebini araştırmak ve buna göre o çocuklara eğitim vermek doğru olandır. Kendisine yapılacak yardım ve rehberlikle bu çocuklar da er ya da geç öğrenir, öğrenemeyen çocuk olmaz. Burada en sağlıklı yol, öğretmenlerden yardım almak; onların telkin ve rehberliğinde hareket etmektir. 

Bir örnek vereceğim size. Düşünün, siz bir öğretmensiniz. Birinci sınıfı okutuyorsunuz. Sınıfınızda bir öğrenciniz var “b” yi “d” ve “d” yi b yazıyor. Yani karıştırıyor harfleri. “R” ve “S” gibi harfleri ters yazıyor. Mesela, aynı kelimeyi bir sayfalık yazı içerisinde üç dört değişik biçimde yazıyor. Ama bu öğrenciniz ne aptal, ne geri zekalı. Aksine zeki, hayal gücü yüksek, akıllı bir çocuk. Sadece diğer arkadaşlarından farklı yönü var. Harfleri tanımada ve ayırt etmede güçlük çekiyor. Dolayısıyla okuma ve yazmayı öğrenemiyor. Çok uzun talimat içeren iş ve işlemleri yapmakta zorlanıyor. Bu rahatsızlığa tıp dilinde disleksi adı veriliyor. Diğer bir ifadeyle dâhilerin hastalığı bu. Yani, yazıyı algılamadaki bozukluk. Bu rahatsızlık beyindeki sinir bağlantıları arasındaki arızadan kaynaklanıyor. Düşünün böyle bir öğrenciniz var. Şimdi bu öğrenciniz yarış atı gibi koşan öğrencilerin yetiştirildiği bir sınıfta ne yapacak? Sorarım size bu çocuğun geleceği ne olacak? Velisi, diğer çocuklar gibi olmasını istiyor. Çocuk diğerleriyle beraber koşamıyor. Koşamayınca da tepkisini ve isyanını haklı olarak akıllı bir şekilde yaramazlık yaparak gösteriyor. Siz beni anlamaya yanaşmazsanız ben de sizden hırsımı böyle çıkarırım diyor. Bu çocuğun sadece yardıma, ilgiye ihtiyacı var. İlgi, merheme benzer; yaraları iyileştirir, birçok sorunu çözmede en iyi araçtır. Çocuk ilgi ister, kendisiyle ilgilenilmesini ister. Başını okşamanız, yanağından öpmeniz, onu sevdiğinizi söylemeniz, korktuğunda bir liman gibi size sığınabilmesi, zor anında sizi yanında bulabilmesi onun için güven kaynağıdır. O, bu güvenle mutlu, huzurlu ve başarılı olur.  

Kendisini tanıyıp anlayamayan bir eğitim sistemi sayesinde Albert Einstein gibi bir deha, disleksi sorunu olduğu için akranlarıyla birlikte okuyup yazamamış, sınıfta kalmıştı. Leonardo Da Vinci de ilköğrenim çağında okuma yazma sorunu yaşayanlardan. Thomas Edison, bulduğu ampülle dünyayı aydınlatan adam. O da alfabeyi okuyamıyordu. Alexander Graham Bell, Winston Churchill gibi birçok ünlü insan da böyle problemler yaşadı. Dünyaca ünlü kübist ressam Pablo Picasso’nun 7 rakamının yazılışını bir türlü kavrayamadığı söyleniyor. Ama hayallerini tuvale yansıtmış dünyanın tanıdığı dahi bir sanatkâr olmuş. Walt Disney’in de harflerle arası iyi değilmiş ve okuyamıyormuş, hayalindekileri karikatürlere dökmüş. Agatha Christie çocukken okuma yazma öğrenememiş dünyaca ünlü bir polisiye roman yazarı. Ve daha niceleri hepsi akranlarından farklı ve bu farklılıklarını avantaja döndürmüşler. Hiç birisi yılmamış ve sonunda başarılı olmuşlar. Çünkü onlar dünyaya farklı gözle bakıyorlardı. Düşünme şekilleri farklıydı, aykırıydılar. 

Lütfen çocuklarımıza fırsat verelim. Onların dünyasını anlamaya, tanımaya çalışalım. Belki bu çocukların arasından dünyanın gidişatını değiştirecek insanlar çıkacaktır. Eski anlayışlarımızdan vazgeçelim. Dünya değişiyor, haliyle buna bağlı olarak müfredatlar, programlar, eğitim anlayış ve yöntemleri de değişiyor. Her şey değişirken biz değişmemek de hala ısrar mı edeceğiz?    
                                                                                                                                                                    (Recep ŞEN-04 Temmuz 2012)

ŞİİR SANDIĞINDAN:  
Eylesen tuti’ye talimi edayı kelimat
Nutku insan olur amma ki özü insan olmaz.
(Fuzûli)


Günümüz Türkçesiyle:
Papağana ne kadar kelime öğretirsen öğret,
Sonuçta sözü insan olur amma özü insan olmaz.

Haziran 06, 2017