YAŞANABİLİR BİR DÜNYA İÇİN


Alman Hükümdarı Frederik şöyle der: "Herkes kendini kendince kurtarmalı."  İsmini şimdi hatırlayamadığım bizimkilerden birisi, Osmanlı şâiri de şöyle der: “İste nakkaşı, nakşe aldanma,/ Kuru suretle iş biter sanma!” Taklitle bir sonuca varılması,  işlerin halledilmesi, toplumsal ve bireysel problemlerin çözüme kavuşturulması mümkün değil.  Biz, uzun bir süre Batı'nın teknolojik üstünlüğü karşısında aşağılık kompleksine kapıldık, onlar gibi yaşayarak  içine düştüğümüz  buhrandan çıkacağımızı zannettik. Her  toplumun kendine has karakteristik özellikleri olduğunu gözardı ettik. Fransız toplumu için geçerli olan bir sosyal olgu Türk toplumu için aynı şeyi ifade etmez. Doktor hastasının bünyesine ve şikayetine göre reçete yazar öyle değil mi? 

Taklit, haysiyet sahibi erbab-ı ilim tarafından tasvip edilmeyen bir hayat tarzıdır.  Tarih kitapları bu yolla felaha eren, kalkınabilen bir toplumu yazmıyor. Böyle bir toplum yok! Tanzimattan sonra aydınlarımız içine düştüğümüz ekonomik, sosyal ve siyasal buhrandan sıyrılabilmek ve Batı karşısında düştüğümüz aşağılık kompleksinden kurtulabilmek adına fikri manada bir şey üretemediler. Bu dönem aydınlarının bir kısmı milletin değerlerini sosyal, siyasal ve ekonomik buhranın temel sebebi olarak gördü ve bu değerlerden uzaklaşmayı tercih etti. Yani Batı dünyasının ulaştığı bilim ve teknoloji alanındaki gelişmişlik düzeyini bu şekilde yakalayabileceklerini zannettiler. Kendi coğrafyalarının yerli değerleriyle bilim ve teknolojiyi buluşturamadılar. Kendi değerlerini bilim ve teknolojinin, kalkınmanın önünde engel gördüler. Bizim coğrafyamızın tarihi yanılgısıydı bu. Biz burada kaybettik üzerinde oturduğumuz hazineyi.

Bir özeleştiri olarak şunu da ifade etmeliyiz: Medreslerdeki eğitim sisteminin çökmesi, ilim adamlarının nakilcilik ve ezbercilikten öteye gidememeleri, ortak aklı ve ilmi kullanamamaları, yorum yeteneğimizin zayıflaması, gönül insanlarının kale alınmaması gibi bazı önemli nedenlerden dolayı ortaya sağlıklı bir çözüm koyamadık. Bir açmazdaydık vesselam. Değerlerimize bağlı olduğunu söyleyen aydınların çıkmazıydı bu. Yok, donduk kaldık, çözüm üretemiyoruz. Düşünün bir kere içine düştüğümüz açmazı.  Bizler, insan için çalıştığından başkası yoktur diyerek bize çalışmayı, okumayı, ilmi emreden yeryüzünde tek yüce hakikat olarak kabul ettiğimiz bir inancın  müntesipleriyiz.  Böyle bir yüceliğe sahibiz ama uzun zamandan beri Batı karşısında yerlerde sürünüyoruz. Bu yüce değerler neden bizim kalkınmamızda ve gelişmemizde itici motor güç olamadı? Bunu nasıl izah edeceksiniz?  Hazine sizde, siz yoksulluk içerisinde yaşıyorsunuz. Tabii ki hazinenin bir kabahati yok! Kabahat hazineden bihaber yaşayan, o hazinenin varlığını  inkar eden aydınlarımızda.  Oysa, inancımızın emrettiğini yapmış olsaydık bugün bulunduğumuz yer burası olmazdı.  

Aydınlarımız arasındaki ezbercilik ve nakilcilik hastalığı bizi fikri planda verimsiz hale düşürdü.  Bizim oğlan bina okur, döner döner  bidaha okur.  Tekamül yolunda bir mesafe katedemedik. Hep aynı yerde sayıp durduk. Fıkıh kitaplarına bir bakın Allah aşkına: Zeyd şöyle yaparsa ne lazım gelir, böyle yaparsa ne lazım gelir diye başlayan o fetvalara bakın. Zeyd, hala geçmiş yüzyıllarda kaldı. Bugün ortaya çıkan yeni durumlarda yirmi birinci asrın Zeyd’i ne yapacak söyler misiniz bana? Yirmi birinci asırda ortaya çıkan yeni durumlar ve sorunlar karşısında bu adam ne yapacak, inancını nasıl yaşayacak, muamelatını neye göre yapacak? Bu adamın eline güncellenmiş bir ilmihali hala vermediniz? Peki bu zihni bulanıklık içerisinde olan Zeyd ne yapsın? Sorarım sizlere değerli dostlarım, zihinlerin berrak olmadığı bir yerde gelişmişlikten, terakkiden söz edebilir  misiniz?  Sormayan, araştırmayan, sorgulamayan, okuduğunu sağlıklı bir şekilde anlayıp yorumlayamayan ve bu bilgileri sosyal hayatta yaşanabilir hale getiremeyen, model oluşturamayan düşünceden ne bekeleyebilirizsiniz ki?  O dönemin fikri akımlarına baktığımızda bunu açıkça görürüz. Bir tarafta İslamcılar, bir tarafta Türkçüler, diğer tarafta Batıcılar... Bunların hiçbirisi de bu milletin derdine derman olamamış,  gönül yollarındaki tıkanıklıkları açacak elle tutulur projeler ortaya koyamamışlardır. En iyi yaptıkları iş birbirlerini kıyasıya eleştirmek, birbirleriyle kavga etmek olmuştur. Ne iktidarda, ne muhalefette hiçbir şekilde birbirlerini anlamaya çalışmamışlardır. Fikri ve siyasi planda çatışmalardan başka bir şey bırakmamışlardır geriden gelenlere. Bu hakikat ortadadır ve bizler bunun böyle olduğunu ayan beyan gördük. Açık ve net olarak pratikte uygulanabilir projeler ortaya koyamamışız velhasıl. Bir zaman sonra sloganik ifadelerle yerimizde sayıp durmuşuz. Gönüle inmeyen, gönül dilinden anlamayan bir fikriyatın çözüm adına bize ne faydası olabilir ki? Dönemin İslamcı ve Türkçü fikriyatına baktığımızda bunu açıkça görebiliriz. Batıcıların yolu zaten belliydi. Peki, biz ne yapacağız? Biz nasıl yol izleyeceğiz?

Yiğit düştüğü yerden kalkmasını bilendir derler  ya hani. Bu manada önemli bir noktayi ihmal ettiğimizi düşünüyorum. İnsanın bireysel manada kendi olabilmesi, kendini tanıması, kendini aşabilmesi, toplum ve insanlık için yaşayabilmesi, yararlı işler yapması, dünyayı anlamlandırması, ruhunu arındırması, barışık olması... Kısacası nefis tezkiyesi dediğimiz yadsınamaz irfani geleneği ihmal ettik. Düştüğümüğüz yer bana göre tam da burası. İrfani geleneğin ihmal edilmesiyle birlikte fedakâr, diğergam, serdengeçti, âşık, sanat ve estetik zevkine sahip, vatan ve millet deyince fedayı can eden, kızıl elması uğruna at koşturan, hak ve hukuka titizlikle riayet eden, cihan şumul düşünen, öfke ve şiddetten uzak, hoşgörülü, gönlü beytullah olan, din, dil, cinsiyet,  ırk ayrımı gözetmeden insanı Yaratan’dan ötürü seven yiğitleri yetiştiremedik biz.  Bizi tarihte güçlü kılan şey irfani gelenekle yetişmiş arif insanların varlığıydı. Biz ona alperen diyoruz değil mi? Alp ile eren kelimelerinden oluşan ve bizi anlatan terkib. Bizim gerçeğimiz buydu dostlar! Bu milletin gerçeği, boyası, mayası buydu! Aşkı bilen, gönül dilinden haberdar, işinin ehli olsun gençlerimiz. Yeni bir dünya inşa etme, yeni bir medeniyet tasavvur etme hayali ve hedefiyle dolu olsun yürekleri.  Gençlerimiz bir bilenin rehberliğinde hayata atılsınlar. Fatih genç yaşında İstanbul’u fethederken yanında  Akşemseddin ve Molla Gürani gibi rehberleri vardı değil mi?  

Hepimiz bugün, Batı dünyasının üzerimize çullandığının farkındayız. Kendi tertipleri olan 11 Eylül saldırısının ardından Başkan Bush şunu demişti hatırlarsanız: “ Haçlı seferleri yeniden başladı!” O tarihten sonra olan biten olaylara baktığımızda bu amaç uğruna yapmadıklarını bırakmadılar. Gelinen noktada Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdiler. Bu coğrafyada ayaklarımızın üzerinde durabilmemiz için kültürümüzü yaşatmamız şart. Yoksa bir süre sonra biz de kendimizi tanıyamayız, yabancılaşıp gideriz. Haçlı seferlerinin diğer bir kolu da kültürümüze yapılan taarruzlardır. Niye bugün içeride ve dışarıda bir takım insanlar Türk-İslam Kültüründen rahatsız oluyor? Neden Türk ve İslam deyince yüzlerinin rengi değişiyor? Son bir gayretle körükledikleri fitne ateşiyle Türk’ü İslam’a, İslam’ı da Türk’e karşı gibi gösteriyorlar. İslam’ı mağlup edebilmek için önlerinde en büyük engel Müslüman Türk’tür. Bu yüzden bu kara propagandaya başvuruyorlar. Bu oyuna düşmemek gerek. Türk İslam kültürüyle yetişecek gençlerden korkuyorlar. Aynı kültür havuzundan beslenen muazzam bir Müslüman Türk coğrafyası var. Bu coğrafyanın dilde, fikirde, işte birlik yapması şart. Haçlı seferleriyle planlanan oyunların başka türlü bozulması mümkün gözükmüyor.  Gençlerimizi geçmişi, bugünü ve geleceği iyi kavrayan, donanımlı, eğitimli, hoşgörülü, gönül dilinden anlayan, yüksek medeniyet tasavvuruna sahip bireyler olarak yetiştirmek zorundayız. Bu alanda yatırımlarımız devam etmeli. Bu coğrafyada huzur, barış istiyorsak bu şart. Yoksa Haçlı darbeleriyle ikide bir sendeleyip dururuz. 

Haz ve hız çağında gençlerimizi kaybetmemeliyiz. Birçok işi bir arada yapmaya çalışıyoruz. Hız, koşturmaca devam ediyor her gün. Dünyaya bu kadar dalınca da sevgimizi, duygularımızı ertelemeye çalışıyoruz.  Böyle yapalım derken de hayatın anlamını ıskalıyoruz. Söz sevgiden açılınca net ve kısa söyleyelim. Sevginin doğduğu, beslendiği kaynak imandır. İmandan gelir sevgi. Sevgi, bugün Batı dünyası tarafından kirletilen, saptırılan bir kelime haline gelmiştir. Biz sevgiyi yanlış biliyoruz. Bize yanlış öğrettiler sevgiyi. Hep sözde kaldı sevgilerimiz bu yüzden. “Ballar balını buldum kovanım yağma olsun!” diyen Yunus’un bahsettiği sevgiyi yakalayamadık biz. Ağzı sıkıca kapatılmış içi bal dolu kavanozun dışını yalayıp duruyor ve bal yediğimizi zannediyoruz. İşte halimiz bu bizim! Batı bizi bu hale getirdi sonunda. Batı’nın lügatinde sevgi, geçici heves ile menfaatin adıdır. Onların dünyasında, iki kişi arasında menfaat varsa birbirini sever insanlar. Bizde sevgi çok farklı. İki müslüman birbirini karşılıksız, Allah için sever. Böyle olunca da tam manada müslüman olurlar. Biz de sevgi imanla, Allah ile irtibatlı bir kavram. Batıda menfaatla irtibatlı sevgi, Allha’tan yoksun. Menfaati varsa seni sever Batılı. Sevgi gerçek anlamını hikmet yurdu olan bizim coğrafyamızda bulmuştur. Bugün sevginin gerçek anlamından uzaklaştığımız için sokaklarda, evlerde huzur yok! Barut fıçısı gibiyiz herbirimiz. Öfke, tahammülsüzlük tavan yapmış vaziyette. Üç tane H’nin yani haz, hırs ve hızın önemli olduğu modern dünyada sevginin kıymetinden bihaber yaşıyoruz, dünya adına koşturmaca devam ederken gönlümüzü ihmal ediyoruz. Koş, koş, koş, nereye kadar? Ne zaman aheste yaşayıp ta gönlümüzü besleyecek sevgiye, ruhumuzu doyuracak tefekküre zaman ayıracağız? Ne zaman? 

Herşeyimiz sanal ve yapay! Bugün elinde tableti olan çocuklarımız yumurtanın soframıza nasıl geldiğinden habersizce yaşıyor. Tavuğun nasıl yumurtladığını bizzat yerinde görerek, o tavuğu besleyerek öğrenmiyor çocuklar. Elmanın bahçede nasıl büydüğünden habersiz. Hayatın bu fasıllarından çocuklarımızı yoksun bırakıyoruz. Sevgi de böyle oldu, sözde kaldı. İnsan içine çıkmadan, insanlarla konuşmadan, dost olmadan, arkadaş olmadan, selamlaşmadan, onlarla birlikte gülmeden, beraber ağlamadan, tokalaşmadan sevdiğimizi söylüyoruz. Buna kim inanır? Biz birbirimizi niçin severiz? Çünkü biz inanırız ki, müminin gönlünde Allah vardır. Kabe’yi yıkmaktan daha tehlikelidir o gönlü yıkmak. Yunus, bundan dolayı: “Gönül Çalab’ın tahtı/Çalap gönüle baktı/İki cihan bedbahtı/Kim gönül yıkar ise” der. Rahman’ın tahtıdır orası. Onun için severiz biz insanı. Onun için onu kırmayız. Birbirimizi severken aslında Allah’ı severiz biz. Bizim sevgimiz bu işte. Bizim sevgimiz bizi Allah’ta buluşturur.  Bu sevgiyi bizim gönlümüze koyan Yüce Mevlamızdır. Doğuştan bizim gönlümüze sevgiyi yerleştirmiş. Onun için bu dünyada sevgisiz yaşanmıyor. İlahi kural böyle. Fıtratı bozmaya çalışırsanız öfke, hırs, kaos, huzursuzluk, anarşi, terör kol gezer dünyanızda. Gelin doğal olun, çocukluğunuza dönün hepiniz. Niye seviyoruz çocukları? Onlarda sevgi var ondan. Bizde çocukluğumuza, yaratılışımızdaki kalbimize konulan sevgiye döneceğiz. Başka yolumuz yok! O zaman şu tesbiti yapmak durumundayız haklı olarak sevgi bizim; hırs, şevhet ve hiddet ise Batılıların. Gelin biz, biz gibi yaşayalım. Sevgisiz toplum olmaz. Toplumu idare eden kurallar da sevgiden kaynaklanmıyor, içinde sevgiyi barındırmıyorsa o toplumun insanları sığ görüşlü, hoşgörüsüz olurlar. Çünkü sevgiyle bakanlar kusur görmezler, kusur aramazlar. Onlar kırmadan, dökmeden kusurlarımızı düzeltirler de biz farkına bile varamayız.

Batılılaşma serüvenimiz bize şunu öğretti:Hep şekle ve zevahire baktık. Batı uygarlığını şeklen taklit ettik. Nasıl çalışıyorlar, nasıl üretiyorlar diye hiç bakmadık. Yaşamak bizatihi görmektir. Bugün, düştüğümüz bu yanılgının çıkar yol olmadığını, problemlerimize çözüm getirmediğini açıkça gördük. Çevre sorunları, ruhsal çöküntüler, toplumsal çözülmeler, bireyselcilik,  sevgisizlik, aile kavramının dejenerasyona uğraması,  entelllektüel manada zaafiyet ve sapmalar, beynel milel krizler, ekonomik buhranlar  vs. Kendimiz olma gerçeğinin mecburiyet olduğunu artık yaşayarak anlamış olmamız lazım. 

Romalıların çok güzel bir sözü vardır; çok bilinen bir sözdür bu: “Diride et impera” derler. Yani, böl ve yönet.  Batı, bizim coğrafyamızı böldü ve biz öylece yönetildik yıllarca. Kafkaslar’a bakın, Ortadoğu’ya bakın, Balkanlar’a bakın; bölük pörçük bir haldeyiz. Bizim coğrafyamızın birbiriyle can kardeşi olan çocukları birbirlerinden bihaber yaşıyorlar. Siyasi, kültürel ve ekonomik anlamda ilişkilerimiz yetersiz. Birbirimize yabancı yaşadık, el gibi baktık  hep. Yıllarımız böyle geçti. Kayıp yıllar... Kendi kültürümüze ve milli değerlerimize yabancılaştırıldık. En büyük problemimiz yön tayini noktasında. Nereye döneceğiz, hangi istikamete gideceğiz, nasıl bir yol tutacağız, biz buraya nereden geldik, nereye gidiyoruz, hangi yöne git­meliyiz, hangi yön bizi düzlüğe çıkarır?

Bazı kavramların, kelimelerin cazibesine kapılarak onların peşinden koşmak ne kadar sağlıklı? Mesela: Modernleşme, çağdaşlık, teknoloji. Nedir bu kelimelerin altında yatan şey? Teknoloji dediğimiz şeyin alt yapısı ilimdir. Teknolojiye sahip olabilmemiz için onun ilmine sahip olmamız gerekmez mi? Batının teknolojisini alırken biz burayı atladık. Batının teknolojisini alın terimiz ve emeğimizi vererek aldık durduk, hala da almaya devam ediyoruz. İlmine, fennine  hiç yanaşmadık. Uçak niye yapamıyoruz, neden bizim herşeyiyle yerli otomobilimiz yok?  

Teknolojiyi putlaştıran Batı kültürünün, ürettiği teknolojiyle insanlığa yararlı olmak gibi bir niyeti yok. Daha fazla kazanmak, daha fazla sömürmek, daha fazla köleleştirmek, kitleleri kontrol altında tutmak için yapıyor her ne yapıyorsa. Biz de onların gönüllü köleleri ve tüketicileriyiz maalesef. Çünkü üretemiyoruz. Birçok hassas ve stratejik ürünlerde hala dışa bağımlıyız.  Biz, ilmi bırakıp sürekli teknolojide dışa bağımlı kaldıkça başka şeyleri de kaybettik. Çünkü adam sana verdiği teknolojiyle birlikte kendi kültürünü de empoze ediyor. Yani ürettiği teknoloji adıyla, muhtevasıyla kendi kültürünün kodlarını taşıyor. Böylece teknoloji Batılıların istediği şekilde sessizce hayatımızı değiştiriyor. Biz onların ürettiği teknoloji putuna sarılarak kendi benliğimizi yitirdik; “ölümsüzlük” kavramı vardı bizde onu da kaybettik. Tarihimizi, geleneklerimizi, dinimizi, dilimizi birçok değerimizi yitirdik.  Bütün bunları ne uğruna kaybettik? Çağdaşlaşma uğruna tabiki. Alet edevatla çağdaşlaşma olmayacağını düşünemedik. İlmi, irfanı bir kenara attık, elimizde onun bunun yaptığı cep telefonları, tabletler, bilgisayarlar ile çağdaş olduk. Bu nasıl çağdaşlıksa? Bu çıkmaz sokakta, bu labirentte hapsolduk kaldık.

Peki ne yapacağız? Önce durum tesbiti yapmalıyız. Geldiğimiz noktayı izah ettik. Cep telefonunu en çok kullanan ülkelerden biriyiz ama kullandığımız cep telefonlarının donanımı, yazılımı, markası hep yabancı. Durum bu! Çağdaşlık, modernlik, batılılaşma buysa biz ölmüşüz. Ölü bir insanın mevcut konumunu kavrayabilmesi çok zor malumunuz. Durum tesbiti yapmalıyız.  Gelecek için hedefler koymalıyız. Politik çekişmelerden uzak, bir neslin geleceğini  kurtarmak adına, bilim ve teknolojiyi insanlığın hayrına kullanmak adına birşeyler yapmalıyız. Yunus Emre’min elinde olsaydı bu tabletler, bu bilgisayarlar ne söylerdi? İnsan denen en kıymetli varlık sömürüye, köleleştirmeye, kâr hırsına kurban gitmezdi değil mi? Önce insan derdi Hazret.  İnsanların sorunlarını çözmek, ihtiyaçlarını gidermek, hayatı kolaylaştırmak gibi bir amaçları yok bu dev teknoloji şirketlerinin. Bunu hepimiz biliyoruz. Bunun için diyoruz ki, milli ve manevi değerleriyle mücehhez, dostunu düşmanını iyi bilen, feraset ve irfan sahibi Müslüman Türk gencinin elinden çıksın bu teknoloji ve insanlık hayır bulsun, huzur bulsun. Çünkü müslüman sömürmez. Müslüman öldürmez. Müslüman, kim olursa olsun başkalarının mutsuzluğu üzerine mutluluk inşa etmeye kalkışmaz. Müslüman, insan onuruna aykırı olan köleleştirmeye, ötekileştirmeye karşı çıkar. Müslüman çevreyi kirletecek, diğer insanlara zarar verecek bir işin içinde olmaz. Durum böyle olunca onun üreteceği teknoloji de çevre ve insan dostu olacaktır. Bu bir hayal, hedef olmalı önümüzde. Herşey bir hayalle başlar dostlar.

Tarih boyunca pek çok kereler düştüğümüz yerden kalkmasını başarabilmiş bir milletiz biz. Yine kalkacağız, yine büyük bir millet olduğumuzu dünya âleme göstereceğiz. Bu aşk ve arzu ile yaşamıyorsak, biz de Batılılar’ın yeni dini teknoloji putuna esir düşmüş dipdiri meyyitlerdeniz demektir. Bunu söylerken teknolojiye karşı olduğumu sanmayın.  Alternatif bir teknoloji anlayışından, alternatif bir zihniyetten bahsediyorum. Dünyanın buna ihtiyacı var. Bu alternatif anlayış da bizim kültürümüzde var.  İnsanın ruh ve beden sağlığını tehdit etmeyen, çevreye duyarlı, insanı ön planda tutan, temiz teknolojiden ve bu teknolojiyi üretecek çağdaş Yunus Emreler’den bahsediyorum. Bu meşakkatli ve o kadar da hayırlı bir iştir. Bendeniz teknolojiyi takip eden, işim gereği ihtiyacım kadar kullanan bir insanım. İstiyorum ki, kadim değerlerimizle bütünleşmiş zihinler üretsin bu teknolojiyi ve insanlığın yüzü gülsün. Bugün bir tuşla insanlığın felaketine sebep olabilirsiniz ve maalesef bu tuş da emperyalist zihniyetin elinde. Bu böyle oldukça barış hayal, huzur hayal insanlık için. Derdimiz bu. 

Bilim ve teknoloji insanların açlığını gidermiyor. Onlara Mevlana gibi, Yunus gibi rehber insanlar lazım. Onlar dünyadan irtihal ettiğine ve geri gelmeyeceklerine göre onların fikirleriyle, öğretileriyle donanmış yeni nesle ihtiyacımız var. Sloganla değil, gece gündüz çalışarak bu nesil yetişir. Dar ve sığ politik mülahazalarla bu işler olmaz. Yararlı ve güzel işlerle, akıllı ve bilimsel projelerle bu işler olur. Sen solcu, ben sağcı, şucu, bucu ile de olmaz. Bizi bölüp yönetmeye çalışıyorlar demiştik ya başta. Akıllı olacağız, oyunu bozacağız. Bizim ortak değerimiz nedir? Bu coğrafyada yaşayan her kesimimden insanın ortak değeri ne olabilir? Mesela, Yunus Emre herkesin ortak değeridir bu topraklarda. İşe buradan başlayabiliriz. Gelin onu doğru anlayalım, dosdoğru yorumlayalım. Ne demiş, hangi kaynaktan beslenmiş araştıralım. Gelin, Yunus Emre’nin öğretisinde birleşelim, emperyalist oyunları bozalım.

Bizi, en iyi biz biliriz ve biz anlarız. Kafa kafaya verip bütün bu meselelerde yeni ve orjinal fikirler üretmemiz lazım. Bu üzerimize namaz, abdest kadar farzdır. Öyle miskin miskin durmanın bir alemi yok. Unutmayalım kendi fikrimiz yoksa kendi teknolojimiz de olamaz. Başkalarının teknolojisine bağımlı halde yaşamaya devam ederiz. Teknolojiyi ellerinde bulunduranlar hergün TV’den, radyodan, sosyal medyadan kulağımıza ne fısıldarsalar biz de hayatımızı ona göre şekillendirir, ona göre inanır ve ona göre yaşarız. Bu kadar net ve açık!                                                      
                                                                  (Recep ŞEN- 14 Eylül 2013)

ŞİİR SANDIĞINDAN:

Hânümânı  neylerüz bu günbed-i mînâda biz,
Âlemin sultânıyız sırça saraya mâliküz.
(Bâki)

Günümüz Türkçe’siyle:

Bu cam gökkubbenin altında, evi barkı ne yapacağız?
Biz âlemin sultanıyız, billur sarayımız var.

Haziran 11, 2017