RAMAZAN VE ÇOCUK


 Şükürler olsun; neşesiyle, bereketiyle bir Ramazan-ı Şerif’e daha kavuştuk. Değerli dostlar, Ramazan ayına başlarken bu sene bir farklılık yapalım ve gündemimize çocuklarımızı alalım. Çocuklarımızı Ramazan ayının manevi atmosferinden mahrum etmeyelim. Unutmayalım ki, bir aylık Ramazan coşkusu onların hayatında ve ruhunda Müslüman Türk evladı olarak unutulmaz derin izler bırakacaktır. Ramazan ayı bu bağlamda çocuklarımızın eğitimi için çok güzel bir fırsattır. Çocuklarımızın kişiliklerinin oturması, sosyalleşmesi, mensubu bulundukları Müslüman Türk toplumunun manevi değerlerini tanıması ve benimsemesi, ruh dünyalarının zenginleşmesi, dayanışma duygularının gelişmesi açısından mükemmel bir okuldur Ramazan ayı. Biz Türklerin Ramazan hayatına kattığı kültürel ve folklorik öğeleri de düşündüğümüzde çocuk için Ramazan ayının ayrı bir güzelliği vardır.  

       Çocukluk günlerimizin masumiyeti içerisinde öyle tatlı Ramazanlar yaşıyorduk ki, artık o günleri arar olduk. Şöyle geriye dönüp baktığımızda biz çocukken ne güzel Ramazanlar yaşamışız diyorum kendi kendime. Galiba biz bu anlamda günümüz çocuklarına göre daha şanslıydık. Bunları düşünürken de “Bugün çocuklarımızın aynı hazzı yaşayabilmeleri için biz neler yapabildik?” sorusunun cevabı içimde derin bir yara ve dert olarak her geçen yıl büyümekte.

       Tekne orucu, biz çocukların en çok sevdiği oruç tutma şekliydi. Tekne orucu dediğimiz bu oruç şekliyle büyüklerimiz bizi oruca alıştırırlardı. Anneciğim, oruca alışayım diye küçükken bana yarım gün oruç tuttururdu. Büyüklerimizden görür, onlarla birlikte öğrenirdik her şeyi. Ramazan günlerinde sokakta elimizde kesinlikle yiyecek içecek olmazdı. Büyüklerimiz oruç tutanlar olduğunu, onların karşısında bir şeyler yemenin yanlışlığını anlatırdı bize. İftar saatini ailemizle birlikte biz de huşu içerisinde beklerdik. Aile içerisinde biz de Ramazan ayının o ruhani atmosferini doya doya yaşardık. Oruç tutsak da, tutmasak da mutlaka biz de sahura kalkardık. Ramazan ayının vazgeçilmezi olan mahallemizin davulcusunu görebilmek için uykusuz kaldığımız geceler olurdu.

       İftar topu ayrı bir heyecan ve şenlikti bizim için. Balkonlarda iftar topunun patlamasını beklerdik heyecanla. İftar topu patlayınca da hemen büyüklerimizin yanına koşar, onlara haber verirdik. Dualarla oruçlarımızı açar birlikte aynı sofrada iftar ederdik. İftardan sonraki neşemiz daha farklıydı tabi. Mahalledeki arkadaşlarımızla iftar sonrası bir araya gelir oyunlar oynardık. Cıvıl cıvıldı mahallemiz. Sosyal hayata ayrı bir canlılık gelirdi Ramazan ayıyla beraber.

       Şerefeleri ışıl ışıl minarelerden yükselen yatsı ezanını duyunca büyüklerimizin peşinden güle oynaya teravih namazı kılmaya giderdik. Malum mübarek teravih namazı uzun ya, biz de camide arka saflarda birbirimize muzip şakalar yapardık. Secdede birbirimizin ayağını gıdıklamak gibi. Beş altı yaşlarında çocuktuk daha. Tabi bu hareketlerin namazı bozan şeyler olduğunu akıl baliğ olunca öğrendik. Teravih çıkışı yine güle oynaya evlerimize dönerdik. Ne oyunlarımız vardı, zevkle neşeyle oynadığımız. Şimdiki çocuklar bu oyunları oynamıyorlar artık. Tıktık onları eve; ne arkadaşları var, ne oyunları. Oysa onlar oynayarak hayatı öğreneceklerdi. Bilgisayar başında oyun oynayarak değil. Neyse teravihten dönüşümüzü anlatıyordum. Yol kenarında komşumuzun erik ağacı vardı; her gelip geçmede içimiz giderdi daldaki eriklere. Komşumuz da bizim bu halimize dayanamaz bize eriklerden toplar verirdi. Anlayacağınız Ramazan ayı hürmetine güzel bir erik ziyafeti görürdük.

       Sonra Ramazan-ı Şerif’inyarısı oldu mu selesepet dediğimiz sadece bizim yöremize özgü bir eğlencemiz vardı. Bu da ayrı bir neşeydi bizim için. Elimizde renkli kâğıtlardan yapılmış, içinde mum yanan fenerlerle sokakları aydınlatırdık. Dilimizde Ramazan manileri kapı kapı dolaşırdık. Kapıyı açan amcalar, teyzeler bize şeker veya para verirlerdi. Bizi güler yüzle karşılar severlerdi.

       Ya Ramazan bayramları? Bayram sabahının o heyecanı bir başkaydı. Babamız en temiz kıyafetlerini giyer, biz de bayramlıklarımızla donanır onların ellerinden tutarak camiye giderdik. Hiç unutmam, cami dönüşü gittiğimiz yoldan gelmezdik; farklı bir yoldan eve dönerdik. Bunun sebeb-i hikmetini de yıllar sonra öğrendik tabi. Bayram sabahı herkesin elini öper duasını alırdık. Kimi elimize şekerler tutuşturur, kimi de para verirdi. Ne sevinirdik bir bilseniz. Bu sevinçle tanıdık tanımadık herkesin elini öperdik şeker veya para alacağız diye. O şekerler, verilen paralar ne kadar değerliymiş bizim için meğerse. O günlerden unutamadığım tek şey insanların yüzlerinden eksik olamayan tebessümdü. Bu çok önemliydi biz çocuklar için. Suratı sirke satan amcalara hiç yanaşmazdık zaten.  Bizim Ramazanlarımız böyle coşku doluydu. Ben küçücük bir çocuktum ama evimize, sokağımıza Ramazan-ı Şerif’le birlikte gelen güzelliğin, neşenin, dayanışmanın, bereketin farkındaydım.

       Biz yetişkinler Ramazanın anlam ve mahiyetinin idrakinde ve bilincinde olmalıyız ki, çocuklarımız da bizimle beraber Ramazan coşkusunu yaşasınlar. Onun için evimizde, sokağımızda Ramazan ayını hakkıyla yaşamalıyız. Mutlaka iftar ve sahur sofralarında çocuklarımızla birlikte olmalıyız. İftarın neşe ve bereketini onlarla yaşamalıyız. Çocuklarımız iftar saatinde sabrın ne demek olduğunu kavrasınlar. İbadetin ne demek olduğunu yaşayarak bizimle öğrensinler. İnanın bu, sizin sözlü anlatımınızdan daha etkili bir eğitim yöntemidir.

       Biz büyüklerin yaptığı yanlışlardan bir tanesi de şudur: Çocuklarımız camiye gelir onları asık suratla azarlarız, bir türlü onların çocuk olduğunu anlamak istemeyiz. Bunu yapan biz Müslümanlar şunu da bilmiyoruz: Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) çocuklarla yakından ilgilenir ve onlarla oyun oynardı. Torunlarıyla adeta oyun oynar gibi namaz kılar onların ruh halini bilirdi. Biz böyle bir Peygamber’in ümmetiyiz. Bugün bizlerdeki asık surat ve sevgisizliği anlayabilmek mümkün değil. Çocukları camiden, kendimizden uzaklaştırabilmek için her şeyi yapıyoruz maşallah. Sonra da büyüyünce onlara kızıyoruz camiye gelmiyorlar diye. Onlarla oynamayı kendimiz için hafiflik olarak görüyoruz çoğumuz. Çocuk sevgi, tebessüm, ilgi ve güler yüz ile öğrenir. Camide çocuklar sevgi ve tebessümü görmelidir. Biz yetişkinlerle çocuklar arasındaki diyalog eksikliği burada yatıyor aslında. Güya bir şey yaptığımızı zannediyoruz. Bir şey yaptığımız yok. Yaptığımız tek şey yıkmak. Çocuğun o tertemiz dünyasını, hayallerini yıkmaktan daha büyük günah olabilir mi?  

     Bazı ailelerde iftar saatinin o tatlı hazırlık aşamasında çocuklar unutulur, hatta onlar bir kenarda televizyon izlerken büyükler rahatça iftarlarını yaparlar, Daha sonra da onlara ayrı sofra hazırlanıp karınları doyurulur. Bu çok yanlıştır. Çocuk sizinle beraber ve yaşayarak orucu ve Ramazan hayatını öğrenmelidir.

      Ramazan bir okuldur demiştik. Bu okuldan biz de eğitim adına nasibimizi almalıyız. Ramazan bize planlı, düzenli ve disiplin içerisinde yaşamayı öğretir. Yeme içme noktasında bir ay boyunca hayatımız bir disipline girer. Bunu gören ve yaşayan çocuklarımız planlı ve düzenli yaşamayı öğrenirler. Hayatın sadece yemek içmek ve eğlenceden ibaret olmadığının farkına varırlar. Bizi önemli kılan değerlerin varlığından haberdar olurlar. İsraf etmemeyi, şükretmeyi, duayı, paylaşmayı öğrenir çocuk bizimle beraber. Ramazan ayında verdiğimiz, fitre, zekât ve sadakalarla bize sunulan nimetlerin kadrü kıymetini bilir. O nimetlerin diğer insanlarla nasıl paylaşıldığına şahit olur. Bu ne güzel bir duygudur. Sadece tam tekmil zengin iftar sofralarında kendi karnımızı doyurmak yerine soframızı diğer insanlarla paylaşmak ve bunu çocuklarımızla birlikte yapmak ne asil bir davranıştır. Bundan daha güzel eğitim olur mu? İnsanların hep kendileri için yaşadığı bir dünyada böyle asil duyguları ve davranışları çocuklarımız Ramazan ayıyla birlikte kazanırlar.  İradesine sahip olmayı, nefsinin isteklerine gem vurmayı, kötülüklerden uzaklaşmayı, sabrı, şükrü, sevgiyi, saygıyı bu mübarek ay ile öğrenirler. Yeter ki, biz yetişkinler çocuklarımızdan merhamet, sevgi, şefkat ve hoşgörü dolu yaklaşımlarımızı esirgemeyelim. Onları anlamaya çalışalım. Güzel davranışlarını ödüllendirelim, takdir edelim, hatalarını yüzlerine vurup azarlamayalım. Onun için biz yetişkinler eğitim boyutuyla da Ramazan ayını iyi değerlendirmek zorundayız. Önemli olan çocuklarımız ve onların geleceği. Onlardan sorumluyuz. Ramazan ayını tek başına yaşamanız bir şey ifade etmez. Zaten dini hayat tek başına, ruhban gibi yaşanılacak bir hayat tarzı değildir. Geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklarımızın ileride ruhsal bunalımlar yaşamamasını istiyorsak, iyi insan, iyi yurttaş olmasını istiyorsak şimdiden Ramazan ayını onların da yaşaması için ortamlar hazırlamalıyız.

     Fakir fukarayı hatırlamak, onları anlamak toplumsal dayanışmanın temel esaslarından biridir. Çocuklarımızın mahallelerindeki arkadaşlarıyla bir akşam iftar yapabiliriz mesela. Özellikle yoksul olan, ilgiye muhtaç olan arkadaşlarıyla bu birliktelik onlara beraber yaşama ve paylaşma adına kalıcı davranışlar kazandıracaktır. Bizim kültürümüzden gelen diş kirası geleneğini bu verdiğiniz davette uygulayabilirsiniz. Çocuklara oyuncak verebilirsiniz hediye olarak. Buna benzer, çocukları cezbeden değişik etkinlikler hazırlayabilirsiniz. Bütün bunlar onların arasındaki dostluğu artıracaktır. Birbirlerini iyi ve kötü günde hatırlamayı arayıp sormayı öğreneceklerdir daha küçücük yaşlardan itibaren. Açlığın ne olduğunu, dünyada kendi yaşıtı olan aç çocukların hangi şartlarda yaşadığını hatırlayacaktır iftar sofrasında. Onlar için insanlık adına bir şeyler yapma sorumluluğu duyacaktır.

      Numune-i imtisal olması açısından eski Ramazanları anlatmak güzel tabii ki.  Fakat uygulanabilir yeni şeyler ortaya koymadan sürekli eskileri tekrar edip durmanın da hiçbir faydası olmadığını da bilmemiz gerek. On bir ayın sultanı Ramazan-ı Şerif’i çocuklarımız için bir eğitim vesilesi bilelim, onların da bu mübarek ayı coşku ve neşe içerisinde geçirmelerini sağlayalım. Bu anlamda yeni, faklı, onların seviyesine, ilgi, yetenek, isteklerine uygun yeni etkinlikler, projeler geliştirelim. Çünkü çocuklar geleceğimiz, hayatımızın neşesi. Hem bu neşeyi canlı tutalım, hem de geleceğimize sahip çıkalım.

       Bu toprakların yetiştirdiği büyük mütefekkirlerden Yahya Kemal Beyatlı’nın çok önemli bir tespitiyle yazımızı noktalayalım. Onun Aziz İstanbul adlı eserini bilirsiniz. Orada şöyle der:“ Biz ki, minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük, o mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz bir sabah namazında aynı millete tekrar dönebiliriz. Fakat ezansız ve minaresiz semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacaklardır.”

       Hayatınızın her günü Ramazan-ı Şerif tadında geçsin. Selam ve dua ile…
                                                                                                 (Recep ŞEN-19 Temmuz 2012)
ŞİİR SANDIĞINDAN:

Kavuştuk Ramazan’a, 
Hem de büyük ihsana,
Bu ayda oruç tutmak,
Huzur verir insana”
(Bir Ramazan manisinden)

Mayıs 27, 2017