ÖN YARGILARIMIZDAN SIYRILMAK


Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde, bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı, peşin yargı, peşin hüküm, peşin fikir diye tarif ediliyor ön yargı kelimesi.

Biz eğitimciler için en zor uğraşlardan bir tanesidir insanların kafalarındaki ön yargıyı ve tabuları yıkmak. Dünyanın en meşakkatli işidir bu.  Albert Einstein boşuna dememiştir: “Ön yargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur “ diye.

Ön yargı deyince  iki tip insan davranışı ile karşı karşıya kalırız. Birinci grup ön yargılarını değiştirmeyi bırak, böyle bir eylemin adını dahi duymaya tahammül edemez. Bir kuru inattır sürer gider bu tiplerde. Hani halk arasında Ebu Cehil inadı deriz ya, işte buna benzer bu tiplerin halleri. İkinci gruptakiler ise kafalarındaki ön yargıların kesin doğrular olduğuna inanmıştır. Adeta amentüleri olmuştur ön yargıları. Bunları değiştirmeniz çok zordur, uzun bir süreç ister. Bu insanların kafalarındaki önyargılar çoğunlukla bilmemezlik, sevgisizlik, kibir, gurur ve korkudan kaynaklanır.

Şeytanı da isyana götüren, helak olmaya sürükleyen ön yargısı değil midir? Bizi yaratan Yüce Mevlâmız bile kulu hakkındaki hükmünü ömrü tamam olunca veriyor. Bize ne oluyor ki, bir kişi hakkında bilmeden, araştırmadan, okumadan, zanla, tahminle hemencecik hüküm veriyoruz.

Sağır bir kişiye:"Komşun hasta oldu" derler. Sağır da kendi kendisine: "Bu ağır işiten kulaklarımla onun sözlerini nasıl duyarım? Üstelik hastanın sesi de zayıf çıkar. Lâkin gitmek de lâzım. En iyisi, o dudaklarını hareket ettirdikçe, ben de sözlerini tahmin ederim. "Nasılsın" derim, o da; "Hamdolsun, iyiyim" der. Şükrederim, sonra ne yiyip içtiğini sorunca; "Mercimek çorbası veya şerbet" der. "Âfiyet olsun" der ve hekiminin kim olduğunu sorarım. Komşu bana "Falan hekimdir" der. Ben de; "Onun ayağı mübarektir. Gittiği yerde hastalık yok olur. Biz onu denedik, çok iyidir. Nereye vardıysa maksat hâsıl olur" derim. Sağır adam bu cevapları ezberleyerek hasta komşusuna gider. Hâlini sorar. Hastanın, "Ölü gibiyim" demesine şükredince hasta üzülür, öfkelenir. Ne yediğini sorunca, hasta; "Yılan zehri" der. Sağır da; "Âfiyetler olsun" der. Sonra; "Acaba hekimlerden tedavi için gelen kimdir" deyince; hasta kızgınlıkla, "Azrail'dir!" der. Sağır da; "Onun işi gâyet mübarektir" der ve hastanın yanından sevinçle çıkar, evine dönerken komşuluk hakkını yerine getirdiği için şükreder. Hasta ise; "Bu adam bizim can düşmanımızmış, kötü niyetli bir komşu imiş" diyerek öfkelenir, hastalığı iyice artar. (Mesnevî, I:3466-3500)

Akarsuyun önüne çekilmiş dev sete benzer ön yargılar.  Tabular gibi yani. Su, doğal haliyle akacağım der, bunlar ise hayır akamazsın biz varız derler, mani olurlar.  İşin en korkunç yanı fikir, sanat, bilim, siyaset ve inanç dünyamızın yollarını tıkarlar. Yolları tıkanan bilim, sanat, fikir, siyaset ve inanç dünyamız bir şey üretemez hale gelir. Hâl böyle olunca da sosyal hayatımızda derin çatlaklar oluşur.  Giderek büyüyen bu çatlaklar kangrene yol açan toplumsal yaralara dönüşür. Bu yüzden ön yargılar, birçok toplumsal rahatsızlıklarımıza sebep teşkil eder..

İnsanlar arasındaki sağlıklı iletişim toplumsal düzen için önemlidir. İletişim, birlikte yaşamayı becerebilmektir. Gönülden gönüle yol bularak, gönülleri birbirine bağlamaktır. Mevlâna şöyle der: ” Kalbi ile, söyledikleri bir olmayan kimsenin, yüz dili dahi olsa o yine dilsizdir. Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler.”

Sözü gönülden söylersek karşınızdakinin gönlüne gider, ağızdan dil ucuyla söylersek kulağa kadar gider ve orada kalır gönle inmez. Yani iletişimde gönül dilidir aslolan. Eğer bu dili kullanmazsak ön yargıları yıkmamız da imkânsız olur.

Toplumda yaygın olan ön yargılar sayesinde ötekiler oluşur. Siz ve ötekiler... Toplum bu şekilde sınıflara ayrılır, kamplara bölünür. Artık birbirine zıt gruplar oluşur. Sizin ak dediğinize, karşı taraf ak olduğunu görüp bildiği halde ak demez. Kin, husumet, ayrışma devam eder; zamanla bu, fiziksel çatışmalara bile dönüşebilir. Bu tipler kendileri huzursuz oldukları gibi başkalarını da huzursuz ederler. Bu tür toplumlarda  ekonomik, sosyal, kültürel ve ruhi gelişme yerine gerginlik, kutuplaşma ve huzursuzluk yaygın ve belirgin hale gelir. İnsanlar enerjilerini böyle boş işler için harcayıp dururlar. İnsan ruhunun özgürlüğünden de söz edemeyiz ön yargıların yaygın olduğu bir toplumda. Toplumsal düzen, birlik ve bütünlük zayıflar. Fertler üretemeyen, korkak, pısırık, huzursuz, cesaretsiz, kendisi ve çevresiyle kavgalıdırlar. Anlamadan, dinlemeden, bilmeden, tanımadan kişiler ve olaylar hakkında peşin hüküm verirler. Böylesi daha kolaydır onlar için. Zahmetli  olanı yapmaya yanaşmazlar nedense. Kolay olan, işlerine gelir hep. Olayları araştırmaya, öğrenmeye, düşünmeye, insanların hayat tarzlarını tanımaya,  farklılıkları anlamaya çalışmak zahmetli iştir. Bundan köşe bucak kaçarlar.
 
Başkaları hakkında kolayca hüküm veririz ama birisi bizim hakkımızda nefsimize ağır gelen bir eleştiride bulunacak olsa basarız feveranı. Hani denir ya: " Ne kimseden incin, ne eli incit." Biz nasıl ki başkalarının ön yargılı ifadelerle bizi incitmesinden rahatsız oluyorsak, karşımızdakileri de aynen incittiğimizi hatırımızdan çıkarmayalım. Ne kadar kolay değil mi başkası hakkında peşin hükümle konuşmak? Bu aynı zamanda bir insan hakkı ve kardeşlik hukuku ihlalidir. Duyarlı davranmalıyız bu konuda.

Hür düşünemeyen, araştırmayan, cahil ve ön yargılı zihinlerden toplum adına bir şey bekleyemezsiniz. Siz ne yaparsanız yapın bir arpa boyu yol almak mümkün olmaz bu tiplerle. Onlar ancak güdülmeye alışmışlardır, yeni'den her zaman ürkerler. Halbu ki, değişim ve yeniliklere açık olmak gerekir. Çevremizde her şey gelişerek değişirken biz değişmezük diyemeyiz. İnsan organizması bile gelişerek değişiyorken bizim inadımız niye? O halde gelişerek, yenilenerek, özümüze bağlı kalarak değişeceğiz. Hızla değişen dünyada biz içimize kapanıp kalamayız. Yeni fikirlere, yeni anlayışlara açık olacağız, ön yargılarımızdan sıyrılacağız.

Toplumlar, tabii seyir içinde gelişerek değişir. Değişirken kaybederiz anlayışı da yersizdir bence. Siz, benliğinizi koruyorsanız bu korkunun ne kadar anlamsız olduğunu yaşayarak görürsünüz. Toplum, kendi refleksleriyle bu değişimi yönlendirir. Nihayetinde, toplumun da kendi kültürü vardır ve bu kültür gerektiğinde devreye girer. Zaten bizim değişim dediğimiz şey, bir dayatma değil ki. Eğer değişimi, kendi dayatmalarınızı topluma empoze etmek olarak algılıyorsanız toplum buna karşı direnir ve gerekli cevabı verir.

Ön yargı illetinden kurtulmak için eskilerin adab-ı muâşeret adını koydukları genel ahlak ve görgü kurallarına dikkat etmemiz lazım. Her şeyden önemlisi kendimizle barışık olmalı, kendimize güvenmeliyiz. Ön yargılı insanların kendilerine güvenleri yoktur. İç huzurumuz da önemli bu arada. İnsan içine çıkmak ve insanlarla iletişim kurmak ön yargılarımızdan kurtulmamıza vesile olabilir bir nebze. Öyle yabani gibi köşemize çekilmek yok. İnsanlarla konuşacağız, tokalaşacağız, birbirimizi anlamaya çalışacağız, karşılıklı paylaşımlarda bulunacağız. Bunları gerçekleştirdikçe birbirimiz hakkında beslediğimiz ön yargıların zamanla ne kadar anlamsız olduğunu görecek ve farkına varacağız. Beraber yaşamanın başka bir yolu yok! Bunu denemek ve başarmak zorundayız.

Şu cümle çok hoşuma gider benim. Yanlış hatırlamıyorsam bir Kızılderili atasözüydü: ”Bir kimse hakkında karar vermeden önce, kırk gün onun ayaklarıyla dolaşın.” Başkalarını düşünmek, kendimizi onların yerine (empati) koymak gibi önemli insani erdemlere hayatımızda yer vermeliyiz. İnsani ilişkilerimizde nazik olmalı, saygıyı, sevgiyi ön planda tutmalıyız. Sempatiklik, sevecenlik, insanlara hâl hatır sorma, anlayışlı ve hoşgörülü olma, kusurları görmeme, affedici olma, her insanın ayrı bir dünya olduğunu kabullenme, başkalarını eleştirmemek ve suçlamamak, mütevazı olmak, tebessüm ve göz teması ön yargılarımızı yıkma konusunda işimizi kolaylaştıracaktır. 
                                                                                                                    (Recep ŞEN- 12 Aralık 2008-Bafra)
ŞİİR SANDIĞINDAN: 
Âsûde olam dersen eğer gelme cihana
Meydâna gelen kurtulamaz seng-i kazâdan
(Ziyâ Paşa) 

Mayıs 12, 2017