KARANLIKTA FİL TARİFİ


Mevlâna’nın Mesnevi adlı o meşhur eserinde naklettiği bir fil tarifi hikâyesi vardır. Belki daha önce bu hikâyeyi okumuş olan dostlarımız olabilir. Olsun, ne demişler ettekrarü ahsen… Biz de bu yazımızda tekraren fil hikâyesine ve bu hikâyeden hareketle birkaç önemli hususa değineceğiz.            

Hint ülkesine, insanlara göstermek ve tanıtmak amacıyla bir fil getirilmiş. Daha sonra bu fil karanlık bir ahıra kapatılmış. İnsanlar fili merak ediyorlarmış tabi. Karanlık ahırın önünde toplanmışlar. Ahır karanlık olduğu için de fili görmek mümkün olmuyormuş. Merak bu ya, herkes elini uzatarak file dokunuyor ve kendince bir fil tarifi yapıyormuş. Meraklılardan birinin eli filin kulağına değmiş. Bu kişi, filin bir yelpaze olduğunu düşünmüş ve böyle tarif etmiş fili. Bir başkası filin ayağına dokunmuş ve direk gibi bir şey olduğunu zannetmiş ve kendince bir fil tarifi yapmış. Eline filin hortumu geçen başka bir pür merak zavallı da filin bir boruya benzediğini düşünmüş ve kendince o da böyle tarif etmiş fili. Bir başkası da filin sırtına koymuş elini ve fili kral tahtı olarak tarif etmiş. Velhasıl orada bulunan insanların hepsi filin bir tarafına dokunmuşlar; dokundukları yeri, hayallerinde kurdukları, olduğunu sandıkları bir şeye benzeterek fil olarak tarif etmişler.           

Herkes fili görmek istediği gibi tarif edince ortaya karmakarışık bir durum çıkıyor. Ahırın önünde toplanan insanların hepsi de ışıktan mahrum oldukları için ellerinde bulunan delillere göre bir sonuca varıyorlar. İnsanların ellerinde bir ışık kaynağı olsaydı kimse birbirine aykırı düşmeyecekti, ayrılık, gayrılık olmayacaktı. Her şey bütün açıklığıyla ayan beyan ortaya çıkacaktı. Bu hikâyeyi okuduğum zaman bizim coğrafyamızın karşılaştığı sorunların kaynağı bir kez daha zihnimde netleşmeye başladı. Sorunlarımızın çözümünde neden sağlıklı sonuçlara ulaşamadığımızı hatırlattı bana ibret dolu bu kısacık hikâye.

Hadi bakalım ayıklayın şimdi siz pirincin taşını. Karanlıklar içerisindeki bu kadar insandan sağlıklı, dosdoğru bir fil tarifi çıkarmak mümkün mü? Herkes olaylara kendi görmek istediği pencereden bakıyor. Olayların gerçek yüzünü görebilmek için başka seçeneklere, farklı bakış açılarına ihtiyaç duymuyor. Sadece kendi penceremizden olayları görmeye ve anlamaya çalışırsak yanılırız. Gerçek sadece bizim gördüğümüz değildir. Gözlerimizle gördüklerimiz çoğu zaman bizi yanıltabilir. Zaten beden gözlerimiz sınırlı değil mi? Duvarın arkasını görebilen var mı beden gözleriyle?         

Gerçeği görebilmek için kalbi selime ihtiyaç var, gönül gözüne ihtiyaç var. İlmin ve irfanın rehberliğine, ışığına ihtiyaç var. İlim ve irfan sahibi olabilmek malumu âliniz olduğu üzre zordur; üstün bir gayret ve cehdi gerektirir. Bu gayret ve cehdi gösteremeyip ilim ve irfana vakıf olamıyorsak, yapacak tek şey kalıyor geriye ilim ve irfanı yüksek, gönül gözü açık rehber insanlara müracaat edeceğiz. Ehline danışıp sorunlarımıza hal çaresi bulacağız.         

Dinlemeden, anlamadan, kavramadan, görmeden peşin hükümle yargıya varmak ne kadar sağlıklı? Fil hikâyesinde olduğu gibi ışıktan mahrum halde, kendi zannımızca kurguladığımız doğrularla hakikati görmemiz asla mümkün değildir. Alıcılarımızın, yani zihnimizin hakikatin idrakine açık hale gelmesi gerekiyor. Biz de bu öyküdeki insanlar gibi ön yargılarımızın, âlemde tek doğru sandığımız kendi doğrularımızın ve düştüğümüz cehaletin karanlığında hakikate vasıl olmadan kaybolup gideriz. Hakikate varabilmemiz hayal olur. Şeytanı hatırlayın, o da ön yargısının, kendi kurguladığı doğrusunun ve inadının kurbanı olmadı mı? Öncesinde çok âlim, âbid ve akıllı değil miydi? Âdem’deki hakikati göremedi. Ön yargılarımız, kendimizce kurgulayıp inatla savunduğumuz doğrularımız hakikatin önündeki zulmet perdesidir. Bu zulmet perdesinden kurtulmanın tek yolu içsel temizlik dediğimiz ruhsal arınmadır; ruh banyosudur yani. Nasıl vücudumuzu yıkayarak kirlerden arınıyorsak, ruhumuzun da ruh banyosu ile kirlerden arınması gerekir. Ancak bu şekilde sağlıklı bakış açısına ve dosdoğru istikamete sahip olabiliriz. Dolayısıyla Gazali’nin de buyurduğu gibi bu arınmayı gerçekleştirenler yani kalp gözü açık olanlar hakikati ayan beyan görebilir, hakikatin sırrına vâkıf olabilir.           

Gazali'ye göre insan, kalp gözü ile her şeyi bilebilir. Bu ise, ancak içsel temizlenme ve arınmayla mümkündür. Bu anlamda akıl ile elde edilen bilgilere şüphe ile bakmıştır Gazali. Yani şüphe derken onları tenkit ve tahlil ederek sıkı süzgeçten geçirmiştir. Tıpkı kendisinden çok sonra gelen Descartes gibi. Bu bir ilmi yöntemdir aslında; bilgiyi elde etme yöntemi. Sahih, kesin, temiz, insanı hatadan arındıracak bir bilgiye ulaşma yöntemi. Birçoklarının iddia ettiği gibi aklı yok saymamış, reddetmemiştir Gazali. O, vahyin aydınlığındaki aklı esas almıştır diyebiliriz.            

Değerli dostlar bir düşünelim; ilim aşkından uzak, dünya sevgisi ve hırsıyla dolu, insanları sömüren, zulmeden, insan hak ve özgürlüklerini ihlal eden, bilgiyi iktidarını ayakta tutmak için kullanan, içsel huzura ermemiş sözde bir bilim anlayışını ne ile izah edeceksiniz? Ben bu anlayışın yaptığı çalışmalara niçin şüpheyle bakmayayım ki? Niyeti insanlığa yararlı olmak değil ki bu anlayışın! Zaten Gazali’nin eleştirdiği filozoflar da bu taifedendir. Yoksa bilimi ve felsefeyi niye reddetsin ki bir İslam âlimi? Böyle saçmalık olur mu? Gazali’yi  haksızca eleştirenler, o bilim ve felsefeyi reddetmiştir; dolayısıyla İslam Dünyası’nın bugünkü duruma düşmesine sebep olmuştur derler. Bu asılsız ve mesnetsiz bir suçlamadır. Gazali’den sonra bile İslam Dünyası’nda çeşitli sahalarda çok değerli bilim insanları yetişmiştir. Mantık, matematik ve astronomide İbni Heysem, Müeyyeddin El Urdi, Nasreddin Tusi, Kutbeddin El Şirazi, Ali Kuşçu, Şemseddin El Harfi, mekanikte El Cezeri, kan dolaşım sistemini bulan İbni Nefis gibi İslam Dünyası’nın yetiştirdiği nice bilim insanları varken bu iddiayı ortaya atanlar ne diyeceklerdir acaba? Gazali, İhya adlı kitabında akılla varılan sonuçlar ile sezgi (keşf) yoluyla varılan sonuçların aynı olduğunu söyler. Akletmiyor musunuz diyen bir dinin mensubu nasıl aklı reddedebilir ki? Yer ve gök ile bu ikisi arasındakileri kısacası evrenin yaratılışındaki hikmetleri araştırıp bunun üzerinde düşünmemizi, çalışmalar yapmamızı emreden, tefekkürü ibadet sayan bir dinin mensubu düşünceyi nasıl bir kenara atabilir? Dinimizde de birçok ibadetin farziyetinin şartlarından birisi akıllı olmak değil midir? Gazali burada bize hakikate ulaşmada bildiğimiz bilimsel yöntemlerin yanında farklı bir yol daha olduğunu söylüyor. Bu da var diyor yani. Ey insanlık niye bunu göz ardı ediyorsunuz, diyor. Bilimsel çalışmaları bırakın, günahtır demiyor ki. Gazali’nin gösterdiği yol İslam Tasavvufunun erleri Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş Veli’nin, Hacı Bayram-ı Veli’nin, Akşemsettin’in yolu… Burada yapılacak en doğru iş, iki yöntemi meczetmekti bizim coğrafyamızın insanları için. Maalesef bizim coğrafyamız yaşadığı kayıp zamanlarda bunu başaramadı, bu dengeyi kuramadı. Uzun süre çalışmadı, yattı, hazırda olan mirası yedi, tüketti. Elin oğlu aya gitti o seyretti. Anadolu’nun manevi mimarlarının mesajını doğru kavrayamadı.           

Adamın birine kabağın tadını sormuşlar: “Bize tarif et nasıl bir lezzettir bu?” Adam da: “Harika bir tadı var, mutlaka yemelisiniz!” demiş. Adama tekrar sormuşlar: “ Peki sen yedin mi?” Adam cevap vermiş: “Yooo yemedim!” Bu sefer soruyu soran hayrete düşmüş ve kızmış tabi: “Olur mu kardeşim hiç böyle saçmalık; sen bizimle dalga mı geçiyorsun? Yemediğin kabağın tadını nereden biliyorsun peki?” Zavallı şaşkın adam cevap vermiş: “Valla ben bilmem dayım kabak yerken gördüm, o söylediydi.” 

Bizim halimiz bugün maalesef kabak yemeden kabağın tadını tarife kalkışan adama benziyor. İçsel arınmamızı tamamlamadan, gönül faktörünü hesaba katmadan, asık suratla, aşksız, zevksiz, muhabbetsiz halde bir takım radikal söylemleri ön plana çıkartarak kurtulacağımızı ve kurtaracağımızı zannettik. Söylediklerimiz gırtlağımızdan aşağıya inmedi. Her şey dilimizde ama gönlümüz bu manada bomboş. 
                                                               (Recep ŞEN-11 Kasım 2012) 

Haziran 10, 2017