İLLA Kİ EDEP


Gecenin serinliği bedenlerde yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı. Gün boyu aşırı sıcak ve yoğun nemden bunalmıştım. Günün yorgunluğunu balkonda dinlenerek üzerimden atayım dedim. Kâh gecenin sessizliğine kulak veriyor, kâh insanın içini serinleten tatlı esintinin tesiriyle gökyüzünde yalnız gezen yıldızları seyrediyordum. Yalnız gezen yıldızlar… Gökyüzüne asılmışlar, göz ediyorlardı bana bu gece. Gecenin ilerleyen bu vaktinde zihnimde hoş duygu ve düşüncelere kapı aralıyordu yıldızlar. Bu gece farklıydılar, dile gelip bana bir şeyler anlatmak istiyorlardı sanki. Arada bir kayan yıldızlar da ayrı bir seyirdi benim için. Küçükken, kayan yıldızlar için şeytanları kovalıyor derdi babaannem. Bir de çok katlı apartmanların arasından yüzünü gösterip merhaba diyen dolunay… Şölene dolunayın da eşlik etmesiyle adeta bir donanma şenliğini andırıyordu gökyüzü. Arada bir yanıp sönen renkli ışıklarıyla uzaklara hasret ve umut taşıyan uçaklar... Yaprakların çıkardığı sakin hışırtılar… Bir şiir gibiydi gecenin bu vaktinde gökyüzü. Geceyi bizim için istirahat vakti olarak yaratan, ay ve yıldızlarla süsleyen Rabbimize sonsuz şükürler olsun. Ya gece olmasaydı, ne yapardık? Rabbül Âlemin ne güzel süslemiş gökyüzünü. O’nun yarattığı eşsiz  güzellikleri seyrettikçe insanın içi açılıyor, duygu denizine gark oluyor.

Buraya kadar her şey güzeldi. Elimde bir bardak çay, gecenin güzelliğinin tadını çıkarmaya çalışıyordum ki olan oldu. Aniden bir böğürtü kapladı bizim sokağı. Sanki gecenin, o insanı dinlendiren sessizliğin tam ortasına bir top güllesi düştü. Bizim evin önünden hızla geçen otomobilin çıkardığı egzoz böğürtüsü gecenin sinesine keskin bir kılıç darbesi gibi saplandı. Ardından, oturduğum ikinci kattaki balkona kadar yükselen toz bulutu da işin cabası oldu tabi. Bu da neyin nesiydi gece vakti? Şurada birkaç dakikalık huzurumuzu bozan bu edepsiz ve saygısız da kimdi? Karşı balkonda oturan komşularım da rahatsız olmuşlardı benim gibi. Onların rahatsızlıklarını ifade eden konuşmaları kulağıma kadar geliyordu.

Bunu defalarca gözlemlemişimdir: Biz otomobile bindiğimiz zaman farklı insan oluyoruz nedense. Hız, agresiflik, caka, kabalık, başıboşluk had safhaya ulaşıyor. Biz de otomobil çok önemlidir. Dünyalık bir meta olarak otomobillerimize çok değer verdiğimiz, insanı ikinci plana attığımız için yoldan geçen yayaya kesinlikle yol vermeyiz, müsamaha göstermeyiz. yayanın üstüne üstüne gideriz. Nedir bizdeki bu gurur ve kibirin kaynağı? Trafikte birbirimizi üzüyor hatta taciz ediyoruz. Küfürleşmeler, kavgalar, kazalar, yaralanmalar, cinayetler…  Neden bütün bunlar? Ne gereği var?

Yağmurlu bir gündü. Yolun meyilli ve çukur yerlerinde su birikintileri vardı. Kaldırımda yürüyordum. Benden takriben on beş metre ileride giden yaşlı teyze bir elinde şemsiyesi, diğer elinde sebze, meyve poşeti ağır adımlarla ilerliyordu. Herkes telaşla onun yanından geçiyor, kimisi de çarpıyordu. O ise, yaşlılığın verdiği ağırlıkla çevresindekilere ayak uyduramıyordu. Kendini zor götürüyor ve etrafındakilerin bu tür davranışlarından, vurdumduymazlıklarından rahatsız oluyordu. Bu hengâmede karşıdan hızla gelen son model bir otomobil, yoldaki olanca çamurlu su birikintisini yaşlı teyzenin üzerine sıçrattı. Zavallı kadıncağız, yarı beline kadar yamyaş oldu. Adam, bu edepsizliği yaptıktan sonra da, hızını hiç kesmeden kaldırım boyunca yürüyen birkaç kişinin daha üstünü başını berbat ederek gaza bastı gitti. Plakasını alıp polise bildireyim dedim ama davranmama bile fırsat vermedi.

Şaşkınlığı üzerimden atar atmaz yaşlı teyzenin yanına koştum, elindeki poşeti aldım. Kolundan tutarak bir kenara çektim. Biraz teselli etmeye çalıştım. Kadıncağız çok içerlemişti kendisine yapılan bu edepsizliğe. Yolun karşısına geçirdim, bir dolmuş durdurarak onu dolmuşa bindirdim ve evine gönderdim. Dolmuşun ardından uzun süre öylece baka kaldım. Yaşlı teyzenin uğradığı bu zulüm hâlen yüreğimin bir köşesinde acı bir yangı olarak durmaktadır.

Bunu yapan insan nasıl bir yürek taşır, nasıl bir halet-i ruhiyye içerisindedir anlayabilmiş değilim. Çünkü yaşlı teyzeye yapılan bu eziyeti insan olan yapamaz. Hata ile yapmış olsa bile iner otomobilinden özür diler, alır onu evine kadar bırakır. İnsaniyet bunu gerektirir değil mi? Bu tip insanlar maalesef bizim aramızda ve biz bu insanlarla birlikte yaşıyoruz.

Biz neden bu hale geldik? Niçin bu kadar benciliz? Neden merhamet ve şefkatten sıyrılıp soyunarak yabanileştik? Niye bu vurdumduymazlığımız? Biz böyle olmamalıydık. Çünkü, bizim önümüzden gidenler bize böyle bir hayat bırakmadılar. Onlar böyle yaşamadılar. Onlar kardeşliği, komşuluğu, merhameti, nezaketi, saygıyı, sevgiyi, edebi hayatlarında dolu dolu yaşadılar ve birbirlerinden tebessümü esirgemediler. Onlar, edepten bir dem bile ayrılmamak, birbirlerini bu noktada ikaz etmek, Hak’tan edep niyaz etmek için evlerinin duvarlarına “Edeb Ya Hu” yazarlardı. Her Türk, edep timsali bir Müslüman’dı. Biz böyle güzel insanların evlatlarıyız. Ne oldu bize? Kaç tanemiz sorguluyor kendini. Hep karşımızdakilerin kusurunu görüyoruz. Kendi muhasebesini yapanımız yok! Hiç kendimize bakmıyoruz. İçimize eğilip de çirkin ve kötü yanlarımızı düzeltmeye uğraşmıyoruz. Hep eleştiriyoruz ama düzeltmek adına zerre çabamız yok.

Şu kısa hayat yolculuğu, âdab-ı muâşeret dediğimiz görgü ve nezaket kurallarıyla güzeldir. Nezaketten yoksun, kaba saba insanların oluşturduğu toplumda hayat çekilmez bir çiledir, işkencedir. Böyle toplumlarda trafik bir sorun yumağıdır. Emniyet noktasında insanlar tedirgindir. Hakka, hukuka riayet söz konusu bile değildir. Çevre ile ilgili sorunlar hayatı tehdit eder boyuta gelmiştir. Yani âdab-ı muâşaretten yoksun bir toplum problem üretir sürekli. Yani problem çözen değil, problem üreten insan tipi hâkimdir böyle toplumlarda. Huzursuzdur, mutsuzdur insan. Kendini dünyalıklarıyla avutmaya çalışır. O da bir yere kadar tabi. Ne son model arabalar, ne lüks daireler, ne yazlıklar, ne kışlıklar huzur vermez insana. Çünkü o kendisine, insanlara, Rabb’ine karşı takınması gereken edep ve âdabı yitirmiştir. Hani biz de bir deyim var: Ar damarı çatlamak… Bu tip insanların ar damarı çatlamıştır. İnsan, ar damarı çatladığında, edep ve âdaptan sıyrıldığında her kötülüğü yapabilir. Artık ondan kendisine ve yaşadığı topluma hayır gelmez.

Rabbimizin içimize bıraktığı edep ve utanma duygusunu muhafaza ederek yaşamaya gayret göstermeliyiz. Bir de, hayatta değer verdiklerimizin başında, önceliklerimizin başında insan olmalı. Dünyalıklarımız değil, insan… Eğer, en güzel şekilde yaratılmış olan insanı yaptığımız işlerde birinci plana alsaydık, ona değer verseydik, onu edeple mücehhez hale getirseydik, her şey insan için deseydik ne trafik kazaları olur, ne de otomobilimizle başkalarını rahatsız ederdik. Bir kısmımız benim baktığım gibi bakmıyor olabilir ama gerçek şu ki, en önemli eksiğimiz önceliğimize insan ve onun yetiştirilmesi meselesini almayışımızdır. İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın öğüdünü boşa söylememiş Şeyh Edebalı.

İnsanı cinsiyetine, ırkına, milliyetine, rengine, parasına, puluna, kaşına, gözüne bakmadan hak ettiği saygın yerine koymamız gerekir. Çünkü insan modern zamanlarda çok ihmal edildi, bir kenara atıldı. Allah (c.c.) dünyayı ve içindekileri insan için yaratmıştır. İnsanın önceliği yoksa, dünyanın içindekilerin de bir değeri yoktur. Zaten geçici ve fani oldukları için hiçbir değer, hiçbir kıymet biçilmemiştir dünyaya ve dünyalıklara. “Yere göğe sığmadım mü’min kulumun kalbine sığdım.(tecelli ettim.)” buyurmuş Rabbimiz. Sadece kulunun gönlüne bakmış, ona kıymet vermiş. İşte, insan edeple yaşayınca böyle yüce varlık haline geliyor. Hz. İnsan oluyor. O, kalb-i selim istiyor bizden. Dünya hayatını kalb-i selimle yaşayın, huzuruma da kalb-i selimle gelin diyor. Nedir kalb-i selim; esenlik, barış, saygı, sevgi, huzur, uyum içinde olan, edeple arınmış bir gönül demek.

Yüce Mevla’nın değer vermediği, öncelik vermediği dünyalıklara hiç ayrılmayacakmış gibi sımsıkı sarılarak insanlık gibi bir ulvi değeri göz ardı eden bizler hayatı kendimize zehir ediyoruz. Allah (c.c.) bu kadar nimeti, dünyalığı insanlar paylaşarak hayatlarını kolaylaştırsınlar, beraber yaşasınlar diye yarattı. Yoksa birbirimizi sömürelim diye vermedi Rabbimiz bunca nimeti. Fakiri, garibanı, mazlumu sömürenlerin iki cihanda yatacak yerleri yok, bu böyle biline! Kim olursa olsun! Alın teriyle kazanılmayan haksız kazançların sahipleri kendilerine cehennem odunu biriktiriyorlar daha fazla yanmak için. Bir gün bakarsınız umulmadık bir yerden çıkar bu haksız kazançların acısı. Hiç anlayamazlar. Bununla ilgili birçok yaşanmış olay var. Hepimiz görmüş ve şahit olmuşuzdur mutlaka. Öyle basit değil bu iş. Biri aç yatacak diğerleri aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyecek. Biri eski çadırda yazlık gömlekle tir tir titreyerek kış geçirecek diğeri de lüks dairelerde sıcaktan bunalıp atletle gezecek. Kimsenin servetine karışacak değiliz elbette. Zenginliği kınıyor da değiliz. Zenginlik kötü bir şey değil ki. Meramımız paylaşmaya, sade bir hayat yaşamaya dikkat çekmektir. Servet yığmak, lüks içinde yaşamak, helal haram kaygısı taşımamak, kazanmak uğruna her dalavereyi mubah görmek bize göre bir hayat tarzı olmasa gerek.  Bizim inancımızda ve geleneğimizde zaten böyle bir anlayış, böyle bir uygulama yok!

İstatistiksel verilere baktığımızda sosyal ve psikolojik rahatsızlıklarımız had safhada. Her şeyimiz var fakat mutlu ve huzurlu değiliz. Niçin, acaba hiç düşündük mü? Refahı ve zenginliği paylaşmadığımız için tabii ki. Başkasının mutsuzluğu, başkasının mağduriyeti üzerine mutluluk olmaz.  Herkes refahı ve zenginliği paylaşacak. Bu dünyada başka türlü huzur ve mutluluk yok bize!

Edep; insanı güzelleştiren, insan ruhunun kabalıklarını yontup incelten asil bir duygu ve aynı zamanda kâmil insanda kendini gösteren güzel bir davranıştır. Edep, insana Cenab-ı Hak’tan bir lütufdur. Bu dünyada en büyük sermayedir edep. Yaratılıştan insanın kalbine konmuştur. Yaratılıştan gelen o saflık ve masumiyeti koruyabilmektir bütün mesele. Eğitim dediğimiz şey de bunun için vardır. Bir meslek sahibi olmak için hazırlandığımız sınavlar kadar âdab-ı muâşeret sınavına da hazırlanmalıyız ve her akşam yastığa başımızı koyduğumuzda âdab-ı muâşeret sınavından kaç puan aldığımızın değerlendirmesini yapmalıyız. Eğitim, çocuklarımıza mutlaka âdab-ı muâşereti öğretmeli. Çocuklarımız edeple yaşamalı. Yemesi, içmesi, oturması, kalkması, eğlenmesi edeple olmalı. Bunu becerebilirsek, işte o yaşlı teyzemiz yağmurlu bir günde kaldırımda yoluna rahatlıkla yürüyecek ve balkonda ailesiyle birlikte oturan insanlar gecenin bilmem kaçında gereksiz gürültülerle rahatsız edilmeyecektir. Onun için edep, edep, edep…
                                                                                                                                                            (Recep ŞEN-9 Ağustos 2012)

ŞİİR SANDIĞINDAN: 
Sukûtu, bilmediğinden değil edebindendir,
Gerçi söylemez ammâ neler bilir âşık…
(Hızırzâde Said Bey)

Haziran 06, 2017