HÜZNÜN MEVSİMİ SONBAHAR


Masamın üzerinde, içimden geçen duygu ve düşünceleri yazıya döktüğüm defterimle, birçok sırrı paylaştığımız vefakâr dolma kalemim beni bekliyor . Çayımdan keyifle bir yudum içtikten sonra onları daha fazla bekletmeden defterimden temiz bir sayfa açıp bismillah diyerek bu haftaki yazımı yazmaya koyuluyorum.

Hüzün sarısının doğayı tamamen hakimiyeti altına aldığı şu günlerde iyiden iyiye sonbaharı hisseder olduk. Serin esen rüzgârlarla soğuk hava da yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Yani, kış geliyorum hazırlığınızı tamamlayın diyor. Artık geceleri balkonda oturup çay keyfi yapmak mümkün değil. Doğadaki bu değişim haliyle düşüncelerimizi, davranışlarımızı, duygu dünyamızı da etkiliyor.   

Güz mevsimiyle birlikte sararan yapraklar bir zamanlar tomurcuk açıp yeşillendikleri, sıkı sıkıya bağlı oldukları dallarından nazlı nazlı dans ederek rüzgârın önünde uçuşmaya başlıyor ve toprakla buluşuyorlar. Belki de vuslatın sevinciyle böyle ahenkle dans edip toprağa kendilerini bırakıyorlardır, kim bilir? Demek ki, bağlanmamak lazım dünyaya. Nihayetinde, daldaki yaprak misali biz de kiracıyız burada. Hiçbir şey kalıcı değil, biz de değiliz. Kısa bir süre bu servi ağacının altında dinlenip yola revan olacağız. Bu kısacık mola süresince geriye hayırlı eserler bırakabiliyorsak ne mutlu bize. 

Çayımı yudumlarken evimizin bahçesindeki ağaç bana kısa bir süreliğine veda edeceğini, ilkbaharda biiznillah coşku ile dirilip tekrar döneceğini haber veriyor. Kulağıma şu cümleyi fısıldıyor:” Bak, zaman ne tez geçiyor değil mi?” Ona her bakışımda karaladığım kırık dökük mısralardan utanıyorum. Rabbimin yazdığı yazı onda çünkü! Gerçek şiir onda! Okumasını bilemedim utanıyorum onu her gördüğümde. İçim burkuluyor onunla her sohbetimde. Teşekkürler dost, bana O’nu hatırlattığın için. Onu seyrederken çok uzaklara dalıyor gözlerim, kırklı yaşlarıma gelene kadar ki hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Bir hüzün kaplıyor ruhumu. Anılar düşüyor yâdıma birer birer. Ve ardından bulundukları mekânı varlıklarıyla şereflendiren âşina yüzler… 

Ne de olsa güz çocuklarıyız biz. Hasretler, sevdalar, ayrılıklar, yıkılmış hayaller, ebediyete uğurladığımız sevdiklerimiz teker teker gözümün önünden canlanarak film şeridi gibi akıyor. Çocukluk, gençlik ve orta yaşlılık dönemleri… Hatasıyla, sevabıyla  fırtınalı geçen gençlik yıllarından sonra kırklı yaşlar. Mücadeleler, koşturmacalar, sevdalar, hayaller, idealler, ümitler… Hayat macerası içinde bugüne geldiğimde şunu farkettim: Daha çok dünyalık adına, hep para kazandırmayan işlerin peşinde koşmuşum. Etrafımızdakiler ev, araba, mağaza, yazlık sahibi olmuşlar. Biz bu anlamda sınıfta kaldık diyebilirim. Sıddık Akbayır: "Edebiyat karın doyurmaz çay içirir." diyor ya, bizim düştüğümüz durumda buna benziyor sanki. Olsun, böyle para kazandırmayan işlere can kurban! Pişman değilim. Çok şükür öğretmenlik gibi kutsal bir mesleğim var. Gönlümüz var. Herbirini kendi evladım mesabesinde gördüğüm arkamdan dua eden öğrencilerimin olması en büyük sermaye. Her yaşın bir güzelliği var elbette. Hayatı anlamlı bir şekilde doya doya yaşamak aslolan. Sonuç, hayat sevmesini bilenlere, hayallerini diri tutanlara her yaşta güzel bence. Şükürler olsun Rabbimize! Bana, ey dost sen de hazır ol diyor bahçemdeki ağaç. Hakkı var tabi. Rabbim hakkımızda hayırlısını nasip etsin, bizi sevdikleriyle beraber etsin iki cihanda.

Bize bir finali haber veriyor güz mevsimi. Başlayan her şeyin bir sonu var. İnsan da öyle dostlarım. Yalnız bizi bekleyen final, son değil. Bu final yeni bir başlangıç. Ebedi hayata yeniden doğuş. Bu anlamda bizim medeniyetimizde ölüm yokluk, kaybediş gibi algılanmaz. Öyle korkulacak bir şey de değildir. Ebedi hayata başlangıç, geçiş olarak görülür.  Bir odadan diğer odaya geçiş gibi. Mü'min için Allah’a (c.c.) vuslattır. Rasülüllah (s.a.v) ile buluşma, sevdiklerimize kavuşmadır. Bizim medeniyetimizin ölüm telakkisini Üstad Necip Fazıl ne güzel anlatır dizelerinde: 


         Ölüm güzel şey,budur perde ardından haber, 
         Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? 
         Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun, 
         Ölümüde öldüren Rabbe secdeler olsun!” 

Sonbahar mevsimi özlemlerin, umutların, heyecanların ve vuslatın mevsimidir.  Âşıkların, şâirlerin mevsimidir. En çok bu mevsimi sever şâirler ve âşıklar. En güzel mısralarını bu mevsimden ilham alarak dile getirirler. O ayrılık, vuslat şiirleri hep bu mevsimden mülhem olarak ortaya çıkmıştır. Diğer mevsimlerde bu hüznü bulamazsınız. Biz şiirin daha çok ilkbahar da yazıldığını ve ilkbahara yakıştığını zannederiz. Bu yanlış bilgidir. Edebiyatımız da güze dair yazılan şiirler ilkbaharı konu alan şiirlerden adet olarak daha fazladır. Sonbaharın kendisine eski hatıraları çağrıştırdığını söyleyen ve bunu dizelerinde ustalıkla işleyen Ahmet Hamdi Tanpınar’ı dinleyelim isterseniz: 


         HATIRALAR 
         Bilmem ki hâtıralar, 
         Ne istersiniz benden, 
         Gelir gelmez sonbahar? 
         Bu kanat çırpış neden? 
         Cama vuracak ne var, 
         Ey eski hâtıralar! 
         Sanmayın güller açar, 
         Bülbül değildir öten; 
         Bu rüzgâr başka rüzgâr.

         Ne istersiniz benden, 
         Bilmem ki hâtıralar, 
         Gelir gelmez sonbahar?

Dıştan içe doğru yolculuk vardır sonbaharda. Gönül yolculuğu... Hüznün adı altın sarısı harflerle onda yazılıdır. Öyle ilkbahar ve yazdaki gibi her şey gülük gülistanlık değildir bu yolculukta. Hasret, meşakkat, sevgiliden ayrılığın acısı vardır. Aşk da bu ayrılığın, kavuşamamanın acısıdır zaten. Gecenin sabaha varmak için çektiği sancıya benzer, yeniden doğuşun sancısı. Şiirin oluş hikâyesi de böyledir. Gerçek şiir, gönül adamı şâirin gönlünde yazılır önce, daha sonradan biz okuyalım diye kâğıda dökülür. Bu anlamda her sonbahar yeni bir şiire gebedir. Duygu yağmurları ılık güz rüzgârlarıyla gönül toprağına bu mevsimde yağar.

Göç ve yolculuk vaktidir sonbahar mevsimi. Bu mevsimle birlikte göçmen kuşların sıcak diyarlara yolculuğa çıkması gibi şâirler de gönüllerine doğru yolculuğa çıkarlar. Ayrılığın ateşiyle yanan âşık sonbaharın rengine boyanmıştır. Nefesleri sonbahar rüzgârı gibidir onların. Kelimeler güz sarısındadır mısralarında. Sonbaharı görüp de yüzünü buruşturanları sevmez şâirler ve âşıklar. O yüzden “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz.” der Ahmet Haşim.

Dostlar, kalbi olanın hüznü de vardır. Kim ne derse desin sonbahar başkadır. Sonbaharda aşk başkadır. 
                                                                                (Recep ŞEN-19 Ekim 2013)

ŞİİR SANDIĞINDAN: 
“Gül ile sümbülü sanki hâr almış, 
Süleyman tahtını siyah mâr almış, 
Zevk u şevk ehlini âh u zâr almış, 
Gama tebdil olmuş ülfetin çağı.” 
(Zihnî) 
(KELİMELER:Hâr:Diken,Mâr:Yılan)

Haziran 11, 2017