ESKİ BİR AŞK MACERASI


Biz daha kolay anlayalım diye, aşkı sarmaşık olarak tarif etmiş ehl-i dil olanlar. Sarmaşık bitkisini hepimiz biliriz. Ağaçlara sarar hani… Dışarıdan yemyeşil gösterir ağacı. Ya içeriden? İçeriden de sardığı ağacı yavaş yavaş kurutur. Aşk budur işte!  Aşk, çilesine ve derdine katlanmasını bilene tatlı bir bela, tatlı bir ızdıraptır. 

Bazı semboller vardır ki, insan zihninde farklı çağrışımlara neden olur. Gül ve bülbül de bu sembollerden bir tanesidir. Gül ve bülbül deyince kadim bir aşk macerası canlanır hemen zihnimizde. Gönül dilinden anlayan büyükler gül ve bülbül üzerinden yola çıkarak zihinlerde aşka dair heyecan ve zevk uyandırmaya çalışmışlar.  Bu yüzden bizim edebiyatımızda kahramanı gül ve bülbül olan çok sayıda mesnevi yazılmıştır. Sadece bizim edebiyatımızda değil, dünya edebiyatında da gül ve bülbül üzerine değişik eserler verilmiştir. Türk İslam Medeniyeti bu anlamda zengin bir birikime sahiptir. Gül ile bülbülün aşkından bahsetmeyen şair, yazar yoktur biz de. Mutlaka kıyısından köşesinden gül bülbül aşkına dair görüşlerini anlatmıştır erbab-ı kalem olanlar. Şu da bir hakikat ki, bizim medeniyetimizde şâir olmanın ilk şartı âşık olmaktır. 

Günümüzde “Gül bir ot, bülbül de bir kuş. Aynı hikâye anlatılıyor asırlarca; ne var bunda bu kadar abartılacak. Belli şeyler tekrar edilip duruyor…” diyen, alıcıları gönül dünyasına kapalı enteller var. Bu görüşte olanlar maalesef mensubu bulundukları medeniyetten zerre miskal hisse alamamışlardır. Onlar şunu bilmiyorlar: Aşk usanılacak bir duygu değil! Aşk daldıkça derinleşen bir deryadır. Çok detaya inmeden şöyle küçük bir araştırma yapsalar görürler ki, bizim medeniyet dünyamızda her bir şâir, her bir yazar farklı anlatmıştır gül bülbül macerasını. Birbirlerini tekrar etmemişlerdir. Yani herkes meşrebine, hayal gücüne, gönül zenginliğine göre yeni ve orijinal şeyler üreterek kalem oynatmıştır bu sahada. Dolayısıyla biz okuyucular da gül bülbül macerasına dair yazılan her bir eserden faklı bir lezzet alırız. Hal böyle olunca aşk üzerine, gül bülbül macerası üzerine bu kadar çok söz söylenmiş ve bundan sonra da söylenecektir. Yeter ki aşka dair, yeni şeyler söyleyelim geçmişin tekrarında kalmayalım. 

Aşk pörsümez, eskimez. Aşk ehli ölmez. Yunus’umuzun diliyle “Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez.” Aşk, âlem durdukça var olacağına göre, aşk üzerine söz ve besteler de tükenmeyecektir. Kim bilir bu konuda söylenmeyen daha nice sırlar ve hikmetler var? Aşk, işte böyle tılsımlı bir mevzu. Bu tılsımı yakalayan kişiler, devletler, milletler kıyamete kadar her gün taze, her gün yenilenerek payidâr kalacaktır. Bedenen aramızdan ayrılsalar bile fikirleri, eserleri ile aramızda yaşayacaklardır. Gerçek hayat da bu değil mi zaten? İşte Yunus, işte Osmanlı… Evet, fiziki olarak bugün yoklar ama hala insanlığa ilham kaynağı olmaya, ışık saçmaya devam ediyorlar. 

Aşk, ancak yaşayarak idrak edebileceğimiz bir hal. Farklı bir güce ve etkiye sahip aynı zamanda. Bizim varoluş sebebimiz. Bütün kâinatın varoluş sırrı bu büyülü kelimeye, yani aşka bağlanmış. Rabbimiz: “Habibim (sevdiğim) sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.” buyurmuş. Ona olan sevgisinden hâsıl olmuş her şey. İlk yaratılan şey, kâinatın nur mayası Efendimiz’in (s.a.v)  nuru. Evet, astronomların bilmediği bir gerçek var: Bütün güneş sistemi aşkla ayakta duruyor; dolayısıyla üzerinde yaşadığımız dünya da aşkla, sevgiyle dönüyor.  Aşkla, sevgiyle dönerken de ayrı bir olumlu enerji ortaya çıkıyor. Allah (c.c.), canlılığı aşka bağlamış. Yaratılışın temeline aşkı koymuş. İşte hayatın sırrı bu olumlu enerjide. Bu gerçeğin farkında olan insanlar hem Rabbiyle, hem kendisiyle, hem diğer insanlarla, hem doğadaki canlı cansız her şeyle iyi ilişkiler kurabiliyor, uyum içerisinde yaşıyor. Kâinatın düzeni aşkla yürürken günümüzün modern insanı bu düzene aykırı hareket ediyor. Sıkıntı: Aşksızlık, sevgisizlikte aslında. Evrende her şey aşkla kaim iken biz ne yapıyoruz? Biz de aşka, sevgiye muhalif işler yapıyor ve dünyayı kendimize zindan ediyoruz. Savaşlar, çatışmalar, sömürü ve neticesinde yoksulluk, gözyaşı, açlık, huzursuzluk…

 Aşk güzeldir ve bütün aşklar sonunda Allah’a varır. Varmıyorsa zaten o aşk değildir, geçici ihtiras ve istektir. Onun için aşkı sınıflandırmak da anlamsız. Aşkı yaratan O, veren O ise sınıflandırmanın ne önemi var. Yani bu yolun kıvrımları sonunda O’na varır. O’na varırsa aşk olur. Leyla ile Mecnun aşkı böyle değil midir?  Her arayan aşkı bulamaz ama aşkı bulanlar da arayanlardır. Mesele, gönül sarayını aşk sultanına hazır hale getirmek. Gerisi biraz da nasip işidir yani. Aşk, anlık bir durumdur. İlk görüşle, daha doğrusu kalbimizin ilk görüşüyle başlar. Trafikte seyreden aracınızın radara yakalanması gibi bir şey bu. Anlık bir durum. Bir armağandır aşk bize Rabbimizden. "Birdenbire bul aşkı, bu tuhfe (armağan) bulanındır." diye boşuna söylememiştir Şeyh Gâlip üstadımız. Gözle görüp peşine takıldığımız alacalı bulacalı şeyler aşk değildir. Kalbimiz görür ve o mıknatıslı alana girdiğinde ise yakalanır. O zaman, siz artık kendiniz olmaktan çıkar ve aşkın tesir alanı içerisinde kalırsınız. Bundan sonra sizin gönül mülkünüz aşk denilen o sultanın tasarrufu altına girer. Aklınız, fikriniz her şeyiniz onun kontrolündedir. Beş duyunuz onun emrindedir. Bakışınız, duyuşunuz her şeyiniz değişir. Ekonomiye, siyasete, adalete, eğitime kısacası insana ve dünyaya bakışınız değişir. Mesela, âşığın bir çiçeğe bakışıyla sıradan bir insanın bakışı çok farklıdır. Bunun için tarih boyunca zâhidlerle âşıklar arasında zihinsel manada çatışma yaşanmıştır. Bakış ve görüş farklılığı… Birisi kalp gözüyle bakıp görmüş, diğeri duyu organımız gözle… Farklılık burada. Dünyada eğitilmesi en güç şeylerden biri olan insan ruhu ancak aşkla eğitilip kıvama getirilebilir. Aşk böyle bir şey!  Aşk, gönül kapınızı çalıp size misafir olduğunda ruhunuz, bedeniniz, her şeyiniz sevgili olur, sevgiliyle dolar. Kays denilen adam boşuna Mecnun olmadı. İnsanlık onu Kays’ken bilmezdi; Leyla’nın aşkıyla dolup taştıktan sonra, yani Mecnun olduktan sonra tanıdı. Evet, onda mecnuniyet vardı ama bu akıllı bir delilikti. 

Şimdi gelelim herkesin farklı zaviyeden bakıp, gönül süzgecinden geçirerek anlattığı gül ile bülbülün macerasına, yani aşkına. Gül, çiçek bahçesinde kendi halinde yaşar gidermiş. İlk yaratıldığında da rengi soluk bir çiçekmiş. Bülbül de minnacık bir kuşmuş. O da kendi halince yaşar gidermiş ta ki aşk, kapısını çalıp işler değişene kadar. Ne zaman ki aşka erişmiş coşkun bir sele dönmüş. Ya gül? Gül de ondan farksız değil. Aşk geldi kimyaları bozuldu her ikisinin de. Aşk geldi âlemin diline düştüler. Aşk geldi tazelendiler, değiştiler, eskisi gibi olmadılar. Bir başka benliğe büründüler. Siz, siz olun sakın ha bülbül-ü şeydâyı hafife almayın. Bizim cürmü küçük, gönlü derya olan bülbül mavi gökyüzünde kanat çırparken öyle güzel bir koku duymuş ki, bu kokuyla kendinden geçmiş. Uzaklardan gelen bu güzel koku çiçekler şahı gülün kokusuymuş. Daha önce hiç rastlamadığı bu güzel koku bülbülün aklını başından almış. Düşmüş bu güzel kokunun peşine. Aramış, aramış, aramış… Ağaçları gezmiş, çiçekleri gezmiş. Dağ, bayır, orman dolanıp durmuş meftun olduğu bu kokunun sahibini bulmak için. Önüne çıkana sormuş. Anlayacağınız, daha yüzünü görmeden âşık olmuş bu kokunun sahibine. Başlamış aşkını âleme haykırmaya, dillendirmeye. Bu aşk uğruna ölümsüz nağmeler söylemiş. Derdi, sesini âşık olduğu bu hoş kokunun sahibine işittirebilmekmiş. Çıkmış yüksekçe bir yere söylemiş aşka dair şarkılarını. Sevdiğine olan duygularını açık etmiş. Bu arada, bir kısım ehl-i aşk tarafından bülbülün aşkını gizleyemediği için kınandığını hatta acemi ve sabırsız âşık olarak nitelendirildiğini de belirtelim. Ne yapsın canına tak etmiş, deniz derya olup taşmış artık. Bunca feryadı figan da sonunda yerini bulmuş. Aşk üzerine söylenen nameleri duyan gül de bu güzel sesin sahibine, yani bülbüle daha yüzünü görmeden âşık olmuş. Ne kadar güzel kokusu varsa hepsini rüzgâr ile duyduğu güzel sesin sahibine yollamış. Böylece bülbül gülü görmeden kokusuna meftun olmuş. Gül de bülbülü görmeden güzel sesine tutulmuş. Böylece birbirlerini görmeden aralarında derin bir aşk ilişkisi başlamış. Bülbül, sevdiği gülün rüzgârla gönderdiği kokuyu takip ederek onu bulmuş. Ve vuslat hâsıl olmuş. Vuslat hâsıl olunca hasret bitmiş mi? Hayır tabii ki, vuslatla birlikte aşk daha da alevlenir olmuş. Vuslatla birlikte aşk bitmemiş, devam etmiş ta bugüne kadar gelmiş ve sonsuza kadar da sürecekmiş. Hani ben seni sonsuza kadar seveceğim derler ya. İşte sonsuza kadar sevmek de böyle bir şeymiş. Bizim çılgın âşık bülbül, güle öyle tutkunmuş ki yanındayken bile onu özler olmuş, hasreti her dem artar olmuş, sevdiğinin her halini görmek ve her dem onunla olmak istermiş. Bülbül öttükçe gül açmış, güzel kokularını sevdiğine sunmuş. Utancından gonca haline gelmiş gül. Yalnız bizim âşık bülbül her defasında feryadı figandan bitap düştükçe sevdiğinin bu gonca halini bir türlü göremezmiş. Bu hep böyle devam eder dururmuş. O gün, bugün her seher bu aşkın şarkısını söylermiş bizim şeydâ bülbül. Gülşendeki diğer çiçekler de bu aşk macerasını gıpta ile izlerlermiş. Gül ise sevdiği bülbüle en güzel halini gösterebilmek ümidiyle bir ömür açmış, solmuş ve bu böyle devam etmiş bu güne kadar. Velhasıl bülbül yanmış, gül de solmuş. Aşk denilen şey de buymuş.  Ha bir de şu var, unutmadan söyleyelim. Malum, bütün çiçekler gibi gül de su ile büyür ve yeşerir. Ancak bu aşktan sonra iş değişmiş. Gül, âşığı bülbülün kendisi için ne kadar fedakârlık yapabileceğini görmek maksadıyla dalına konmasına izin verir, onu sınarmış. Bu izinle gül, dalına konup mest olan bülbülün bağrına dikenlerini batırır ve onun kanını dökermiş. Bu da gülün nazı, cevrü cefası, imtihanıymış. Kısacası mağrur ve ulaşılmaz olan gül sevdiğine acı çektirmekten zevk alırmış. Ne derseniz deyin, aşkın kanunu böyle işte! Aşk için akıtılan bülbülün kanı da gülün dibine damlar ve kökünden damarlarına doğru  yayılırmış. İşte gül, o günden itibaren kan kırmızı açmış hep. Kırmızı gülün güzelliği de buradan gelirmiş, yoksa gül bu kadar güzel değilmiş başlangıçta. Bundan dolayı kırmızıya da aşkın rengi denilmiş.  Kırmızı gül, Kâinatın Efendisi’nin sembolü olmuş,  Hz. Muhammed (s.a.v.)’in teri olarak telakki edilmiş. Peygamber âşıkları birer bülbül misali O’na olan aşklarını her biri eşsiz güzellikte şiirlerle dile getirmişler. Biz de bugün bu şiirleri defalarca, bıkmadan, usanmadan, zevkle, aşkla okuyoruz. Gül, aşkın harfsiz ve sessiz tercümanıdır. Özel günlerde sevdiklerimize kırmızı gül alırız. Yine sevenler sevdiklerine ilan-ı aşk etmek için kırmızı gül sunarlar. Yani kırmızı gül eşittir aşk!

Gelelim şimdi bülbülün bağrına saplanan dikenlerin açtığı bu aşk yarasına. Ne dersiniz, kapanır mı bu aşk yarası? Aşk yarası bıçak veya kılıç yarasına benzer. Kolay kolay kapanmaz. Kapansa bile mutlaka geride izi kalır. Hani, bir yerinizi sobada yakarsınız. Yanık yarası çok acı verir insana. Yaranız zamanla iyileşse de o yanığın izi kalır. Büyük aşklar da böyledir, mutlaka geride bir yanık izi bırakır. O yanık izi size hep aşkı hatırlatır ve içinizin ikide bir cız etmesine neden olur. Gençler, bu yazıyı okuduktan sonra aşk sözcüğünü olur olmaz yere kullanmayın, aşkın da bir mahremiyeti ve saygınlığı olduğunu sakın unutmayın. 

Aşkı, sevgiyi çirkin göremeyiz. Sevmesini öğrenemeyen, sevmesini bilmeyen Allah’ı nasıl sevecek? İnsan zaten, O mutlak güzellikten bir parça değil midir? “Size kendi ruhumdan üfledim.” buyurmuyor mu Yüce Mevlâ’mız? İşte size sevginin, aşkın kaynağı. Rabbimiz kendisini sevmemiz için kalbimize sevgiyi koyuyor. O’nu sevince, O’nun hatırına yarattığı her şeyi seviyoruz. “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü.” Ve bu sevgiyle her şey düzene giriyor. Sevginin bulaşıcı özelliği vardır. Bulaştıkça yayılır. Sevgiyi artıran şey ise, güzel söz ve tebessümdür. Onun için sevdiklerimize tebessüm ederek sevdiğimizi söylememiz gerektiği bize tavsiye edilmiştir. Bizim coğrafyamızı karış karış gezen, insanlara sevgi ve umut aşılayan Yunus’un nasihatini burada tekrar hatırlamamızda yarar var: “Sevelim, sevilelim/Dünya kimseye kalmaz!” Bizim coğrafyamızın bilinçli olarak aşkla rabıtası kesildi. Kayıp yıllar yaşadık biz bu manada. Çünkü bu coğrafyanın insanlarına ruh ve dinamizm kazandıran tek güç aşk ve sevgiydi. Din, vatan ve millet aşkı… Düşmanlarımız bizim bu yönümüzü çok iyi biliyorlardı ve bizi buradan vurdular. Aşk ve ışık erlerinden uzak kaldı insanımız. Bülbüllerimiz sustu, güllerimiz kurudu. İnancımız odur ki, bu coğrafya aşkla dirilerek barış ve esenlik adına tekrar güzel ve ihtişamlı günler görecektir. Ümidimiz budur ve O’ndan ümidimizi hiç kesmedik, kesmeyeceğiz.

Bir kısım dostlar tarafından yadırgandığımızın farkındayım. “Bırak bu işleri, aşkın dedikodusunu edip durma…” dediklerini duyar gibiyim. Ben de onlara diyorum ki:“Ya bırakın da aşkın dedikodusunu bari rahatça yapalım. Aşkın dedikodusunu yapmayacağız da kimin, neyin dedikodusunu yapacağız. Unutmayın aşkın dedikodusunun günahı yok! Kim ne derse desin, aşkın dedikodusu bile güzel!”

Aşkla kalın, sağlıcakla kalın dostlar
                                                                                                                                                                (Recep ŞEN - 2 Ağustos 2012)

ŞİİR SANDIĞINDAN: 
Gül gülse daim, ağlasa bülbül aceb değil,
Zira kimine ağla demişler, kimine gül.  
(Baki)

Haziran 06, 2017