ESASLI BİR TEFEKKÜRE İHTİYACIMIZ VAR


Anadolu’dan Balkanlar'a, Balkanlar'dan Kafkaslar'a, Kafkaslar'dan Orta Asya ve Orta Doğu'ya kadar yayılmış olan bizim coğrafyamızın insanları, fikir ve iş olarak ana kaynaklarından uzakta bırakıldığı için uzun zamandan beri büyük gailelerle cebelleşip duruyor. Aynı zamanda bu coğrafyanın insanları hep farklı istikametlere yönlendirildiğinden sağlıklı bir tercih yapmaktan da mahrum edilmiştir. Durum böyle olunca hem kendi dünyamızı, hem de bizim dışımızdaki dünyayı anlayabilmek ve yeniden inşa edebilmek noktasında ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bilinçli bir talim ve terbiye sürecinden geçmiş olsaydık bugün yaşamakta olduğumuz birçok sıkıntıya düçâr olmayacaktık. Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşadığımız düşüşten bu yana esaslı bir durum muhasebesi yapamadık anlayacağınız.

İnsanın kendi iç dünyasını ve dış dünyayı tanıma, anlama, yeniden inşâ etme çabası felsefe ve din yoluyla olur. Günümüz modern Batı düşüncesi insanı sadece bedensel ihtiyaçlardan müteşekkil maddi varlık olarak görür. Dolayısıyla bu dünya görüşü insanın ve insanın yaşadığı hayatın manevi yönünü inkâr eder. Gayri dini ve materyalist hüviyete sahiptir. Bu anlamda her türlü dini anlayış ve yaklaşımı reddeder. Vahye ve vahiyden beslenen anlayış ve düşüncelere kafa tutar. Bu sakat tavrın ve duruşun insanı götürdüğü yer kaos, bunalım ve çıkmaz sokaktır. Bugün Batı’da yaşanan krizlerin altında yatan ana sebep budur. İnsanlığı kızgın çölün ortasında gıdasız, susuz bir halde bırakmıştır modern Batı zihniyeti. Bir gayya kuyusudur insanı düşürdüğü yer. Gösterişli dünyasına rağmen içi boştur, koftur. Bu boşluk hikmet ve irfandan yoksun manevi bir boşluktur. Bu trajedi; hikmet ve irfanı reddetmenin ağır bedelidir. Bu karanlık ve dipsiz kuyudan insanlığı çıkaracak olan tek umut, yeniden hikmet ve irfanın gündeme alınarak barış ve esenliğin hakim olduğu yeni bir dünyanın inşa edilmesidir.

Hikmet ve irfan dediğimiz şey bizim medeniyetimize has tefekkür ve hayat tarzıdır. Bizim kaybettiğimiz, modern Batı’nın şiddetle ihtiyaç duyduğu hayat tarzı. Kaybettiğimiz diyorum çünkü hikmet ve irfandan maalesef epey zamandır uzak yaşıyoruz. Bu hayat tarzının bizdeki en müşahhas ve canlı timsali İslam tasavvufunun zirve ismi, mana alpereni Yunus’tur. Onun hayata, insana bakışına ihtiyacımız var bugün. Çünkü çok değiştik. Aşırı şekilde dünyevileştik. Değer yargılarımız, hayata bakışımız, önceliklerimiz değişti. Aslında esas problemimiz bu. Ne oldu bize? Batı Batı diyoruz ama Batı’nın bugüne kadar yaşadığı serüvenden, ruhsal manada düştüğü badireden bihaberiz. Batı, bize içinde bulunduğumuz durumdan tek kurtuluş mucizesi ve reçetesi olarak lanse edilmişti. Geldiğimiz noktada bunun böyle olmadığını 11 Eylül sürecinden sonra yaşayarak daha net öğrenmiş olduk. Batı zihniyeti, insanlığa zulüm ve gözyaşından başka hiçbir şey vermedi. Onun için diyoruz ki, eleştirel bir bakış açısıyla bakmalıydık Batı’ya.

          Batı dünyasının bilim ve teknoloji bakımından bizden çok ileride olduğu bir gerçek. Ama bir gerçek daha var ki, bu teknolojinin arkasında Müslüman bilim insanlarının da emeği var. Maalesef Müslümanlar'dan aldığı birçok bilimsel hakikati kendi buluşu gibi yansıtmıştır Batı zihniyeti. Endülüs’ü iyi incelersek bunu görebiliriz. Peki, aldı da bugün sonuç niye böyle diyebilirsiniz. Batı dünyası niçin insanlığa ızdırap ve gözyaşından başka bir şey sunmuyor? Bunun sebepleri var tabi. Biz biliyoruz ki, Batı zihniyeti bilim dostu ve sevdalısı değil. Bilimsel çalışmaları ve teknolojik gelişmeleri insanlığın hayrı için yapmıyor. Bilimsel disiplinleri ve teknolojiyi insanın Allah ile irtibatını koparmak için kullanıyor. O, güç ve iktidarının devamı için bilim diyor. Bilimi kutsayıp ona taptığı için mukaddes olan kadim değerleri, ilahi olan her şeyi reddediyor. Dolayısıyla bu da ideolojik bir tavra dönüşüyor. Onlar, insanın ve şu muhteşem kâinatın yaratılış hikmetinden çok uzaklar. Hikmet ve irfandan kendileri uzak olduğu gibi başkalarını da uzaklaştırarak böylece insanlığı köleleştirmek, kendilerine bağımlı, fikredemez, üretemez hale getirmek istiyorlar. Ayaklarını bastıkları ve yerleştikleri her yerde ekonomik çıkarlarını artırmanın, kendi kültür ve dünya görüşlerini yerleştirmenin, dayatmanın hesabını yapıyorlar. Hürriyet, çok seslilik, katılımcılık, insan hakları, gibi kavramları da bu emellerini gerçekleştirebilmek için kullanıyorlar. Sadece Irak örneği yaptıklarını anlamak için tek başına yeterli. Daha Irak gibi nice örnekler var. Yıllardır bölücü terör örgütüne karşı verdiğimiz mücadelede açık açık terör örgütünü desteklemeleri onların gerçek yüzünü anlayabilmek için yeterli aslında. Modern Batı’nın en başarılı olduğu alanlar: İşgal, kan dökme, parçalayıp ayrıştırma, sömürmedir. Geçmişten günümüze Batı zihniyetini incelersek bu şekilde semirdiğini görürüz. Vahşi kapitalizm dediğimiz şey bu işte.Milli ve manevi değerlere bağlı olan herkes vahşi kapitalizmin ve her türlü emperyalizmin karşısında olmalıdır. Bu imani ve insani bir vazifedir.

İki ayrı dünya: Batı ve Doğu... Batı kendi hegemonyasını sürdürmek adına ne varsa sömürüyor. Doğu ise anlayış ve kavrayış yoksulluğu içerisinde bocalayıp duruyor. Bir türlü yeniden inşasını tamamlayıp da Batı’nın sömürü çarkını kırıp atamıyor. İşin aslı, dünyayı elinde bulunduran hakim güçler bir tezgah kurmuşlar, o tezgah dönüp duruyor. Yeryüzünde fitneyi, bölücülüğü, bozgunculuğu, kula kulluğu körükleyenler kimler? İnsanı insana düşman edenler kimin değirmenine su taşıyorlar? Bunca mazlum kanının döküldüğü Ortadoğu’dan hangi Batılı silah tüccarları nemalanıyor? Batı medyası niçin İslamofobi propagandası yapıyor? İnsan hakları havarisi kesilen Batılılar kendileri dışındakilerin hukuku söz konusu olunca neden sus pus oluyorlar? İyi düşünmek lazım.

Bizim coğrafyamızın insanları yanlış adreslerde oyalanmamak, çıkmaz sokaklarda kaybolmamak, dar lâbirentlerde havasızlıktan boğulmamak için bunca zaman etkisi altında kaldığı Batı dünyasını çok iyi kavramak, tahlil etmek zorundadır. Yeryüzünde yaşayan her insan gibi bizler de bir kültürün müntesipleriyiz. Bu kültürün oluşturduğu dünya görüşüne sahibiz. Bu anlamda, öncelikle kendimizin, kendi değerlerimizin farkında olmamız gerekir. Kendi kültürümüze ne kadar vakıfız ve ne kadar farkındayız? Nasıl bir geçmişe ve tecrübeye sahibiz? Tarih eskiye dair bir çöp deposu olmadığına göre, şöyle geriye doğru dönüp baktığımızda bizler millet olarak sağlam bir insani deneyim ve birikime sahibiz. En son Osmanlı ile insanlığın sığınacağı tek liman olmuşuz biz Türkler. Bugün Türk milletinden başka, böyle geniş bir tecrübe ve birikime sahip başka bir millet yoktur. Tarih boyunca birçok devlet kurmuşuz, muktedir olmuşuz. Dünyaya nizam verdiğimiz dönemler olmuş. Bütün bu süreç içerisinde hep insanı ve onun huzurunu ön planda tutmuşuz. Sağlam bir sosyo ekonomik yapı oluşturmuşuz. Bizden farklı olan insanların diline, ırkına, dinine karışmamışız. Bu alanlarda onlara dünyanın hiçbir yerinde olmayan geniş özgürlükler tanımışız. Bilim dediğimiz şey bizde bu amaca hizmet etmiştir hep. Kesinlikle sömürü aracı olmamıştır. Yabancı gezginlerin izlenimlerini anlattığı eserleri okuduğumuzda bu gerçeği rahatlıkla görebilirsiniz. 17. Yüzyılda bir milyon insanın yaşadığı metropol kenti İstanbul’da bir yılda ancak dört cinayet vakası görülüyor. Bunu yabancı kaynaklar yazıyor. Hani bizimkiler yazsaydı abartılıyor, yanlış diyebilirdik. Ama durum bu. İstanbul o dönem gerçekten bir saadet yurduymuş. Ya bu günkü İstanbul’umuz? Ne hale getirdik güzelim şehrimizi. Demek ki o dönemde, İstanbul’u dolayısıyla bütün vatanı güven ve huzur içinde tutan başka bir güç vardı ve Müslüman Türk’ün sırrı da burada saklıydı. Gönüllerin fethiydi bu sır. Biz böyle bir hayat tecrübesine sahibiz millet olarak. Bu tecrübeden vatanımıza, milletimize, bayrağımıza bağlı olan bizler bugün niçin yararlanmayalım?

Biz şunu kavrayamadık: Milli ve manevi değerlerimizden uzaklaştıkça ideallerimiz kayboldu, milli hüviyetimizi kaybettik. Tanzimattan bu yana ne kendi dünyamızı nede Batı dünyasını sağlıklı bir şekilde tahlil edip anlayabildik. Kolaycılığı seçtik. Onların çalışma yöntemlerine bakmayı akıl edemedik. Tarihin bu topraklarda bize yüklediği büyük misyondan koptuk. Biz de hayata ve insana dair her şeyi Batılılar gibi görmeye, değerlendirmeye başladık. İstikametimiz değişti. Burada bir yanlış anlaşılma olmasın. Biz Batı’ya tamamen sırtımızı dönelim, ilişkilerimizi tamamen koparalım demiyoruz. Biz Batı’nın emperyalist zihniyetine karşıyız, oralarda yaşayan sade halkla hiçbir sorunumuz olamaz, olmamalı. Batı’yı sorgulamadan teslim olmanın yanlışlığından bahsediyoruz. Sonra, Batı zihniyeti en ideali değil ki. İnsanlara farklı tercihler seçebilme imkânı da tanımalıyız. Fikir, iş ve ruh yönünden kendi muhasebemizi iyi yaparak devlet-i ebed müddet yolundaki kutlu yolculuğumuza devam etmeliyiz. Burada aslolan kendimiz olmak ve çağı yakalayarak kendimiz kalabilmektir. İnsanımıza ve onun dünyasına yabancı olmamaktır. Yoksa bu coğrafyada ayaklarımızın üzerinde başka şekilde duramayız. Kendi kültürümüzün penceresinden berrak bir zihinle yeni baştan Batı’yı ve Doğu’yu anlamaya, tahlile ve yorumlamaya ihtiyacımız var. Esas bahar budur işte. 
                                                                                    (Recep ŞEN-13 Ekim 2012) 

ŞİİR SANDIĞINDAN: 
Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle.
(M.Âkif ERSOY)

Haziran 10, 2017