ES GEÇTİĞİMİZ GÜZELLİKLER


 Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş gönül insanlarına baktığımızda onlardaki zengin ilmü irfana, zarifliğe,  nezakete, düzgün karaktere, geniş hoşgörü anlayışına, engin ruh dünyasına gıbta etmemek elde değil. Kim arzu etmez ki bu zarif ve de arif insanlarla aynı zaman diliminde yaşamayı, onlarla sohbet etmeyi? Bizim ki bir temenni tabi; gerçekleşmesi mümkün olmayacak cinsten bir temenni... Çünkü yaşımız gereği böyle bir temenninin gerçekleşme şansı yok. Bugün bizler, o kuşağın insanlarını ancak bıraktıkları eserler vasıtasıyla tanıyabiliyor, ilim ve irfanlarından ise ancak okuyarak istifade edebiliyoruz. Yani onlara ulaşma noktasında elimizdeki tek kaynak kitaplar...             

Bu gönül insanlarının yazdıkları sadece satırlarda kalmamış ve kültürümüzde yaygın olan sohbet geleneği sayesinde de sadrlara yazılarak insanlarda davranışa dönüşmüştü. Sohbet geleneği ecdadın önemsediği ve üzerine titrediği bir eğitim yöntemiydi hiç şüphesiz. Kültürümüzün aktarım kaynaklarından biri olan sohbet meclisleri geleneğinin inkıtaya uğramış olması bize çok pahalıya mal olmuştur. Çünkü Anadolu insanı edebini, ilmini, irfanını, dinini, dilini, tarihini, coğrafyasını, örf, âdet ve geleneklerini sohbet meclislerinde öğrenmiştir. Bu, bir bakmışsınız mektepte, bir bakmışsınız kıraathanede, bir bakmışsınız evde, bir bakmışsınız daha farklı mekanlarda gerçekleşmiştir. Üzülerek söylemeliyim ki, uzun zamandan beri tek başına mektep olan, sohbet kültürü içerisinde etrafına ışık saçan şahsiyetlerin eksikliğini çekmekteyiz. Nerede o bir neslin yetişmesine vesile olan dev çınarlar? Evet, bugün yoklar veya varlar da gençlerimizi onlarla biz buluşturamıyoruz.             

Evet, kitaplar demiştik. Herbiri bir ilim irfan hazinesi olan, içerisinde koskoca bir medeniyeti saklayan ecdad ihsanı kitaplar... Kütüphanelerin tozlu raflarından kendilerini gün ışığına çıkaracak ilim ve irfan âşıklarını bekliyorlar. Ne acıdır ki, okuyup yazan aydınlarımızın ve gençlerimizin büyük bir çoğunluğu ecdadın yazdıklarını anlamaktan acizler. Birkaç gönüllü insan ve akademisyen dışında, muhteşem kültürümüzü içerisinde barındıran Osmanlıcaya vâkıf insan da kalmadı artık. Osmanlı Türkçesini günümüz Türkçesine çevirmek gibi bir garabetle ecdadı anlamaya çalışıyoruz. Ne kadar traji komik bir vaka değil mi? Ecdadının yazdığını okuyamayan bir insan nasıl aydın olabilir? İçine düştüğümüz kültür buhranının acı göstergesi değil de nedir bu? 

Herbiri birer gönül insanı olan İstanbul beyefendileri ve hanımefendileri bir mecliste konuştukları zaman ağızlarından bal damlarmış, o meclistekiler de mestü hayran vaziyette onları dinlermiş. Bu muhterem zevatın yazdığı eserlerde de aynı tadı bulmanız mümkün. Çünkü onlar yaşadıklarını ve hissettiklerini samimiyetle kâğıda dökmüştüler. Şunu açıkça belirtmek isterim ki, bu eserleri okudukça gönül dünyamız inşirah bulacak, dünyaya bakışımız değişecektir. Yeter ki, önyargısız ve istifade etmek niyetiyle okuyalım. 

Peki bu eserlerde bizi kendi cazibe alanına çeken, gönlümüzün ferahlamasına sebep olan şey nedir? Bunun mutlaka bir şifresi olmalı. Nedir bu işin sırrı? Sır, Türk-İslâm Medeniyetinin özünü teşkil eden ilm-i tasavvuffun bizzat kendisidir aslında. Nedir ilm-i tasavvuf? Kısaca, marifetullah denilen ab-ı hayat pınarından susuzluğunu gidererek gerçek manada hürriyete kavuşmuş Allah erlerinin yaşadığı hayat diyebiliriz. Sevgili Peygamberimizin hadislerinde belirttiği ihsan sırrına eren yiğitlerin hayatı. Yolun erlerinin tarifiyle “Eli kârda gönlü yârda” bir hayat yaşamak. Bizim Yunus'un, Derviş Yunus'un iç dünyası kısaca... Kim bilir bizim göremediğimiz ne hazineler var onun dünyasında? Bunu anlayabilmek için o dünyanın kapılarını aralamak, o güzelim eserleri okumak gerek. O hayata merhaba demek gerek! Çünkü Türk Milleti asırlarca ruhunu besleyen tasavvuf kültürü sayesinde muzaffer yaşadı. Modern insanın hayatından ve hayata bakış açısından çok farklı, bambaşka bir hayat bu. Ab-ı hayat iksirini kana kana içmiş gönül insanlarının yazdığı bu eserlerdeki bizi cezbeden, başka dünyalara alıp götüren sır budur işte!  Kaba, ham, softa, kaskatı, ruhun inceliklerinden bihaber bağnazların kavramakta zorluk çekeceği bir sır bu. Modern insan bu sırrı çözdüğü gün bunalımlarından kurtulacak demektir. Bu sır sevelim sevilelim diyen Yunus’un sırrı, bu sır nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş diyen Niyazi Mısri’nin sırrı, bu sır ben dost hevasına düştüm diyen Eşrefoğlu Rumi’nin sırrı, bu sır insanı yaşat ki devlet yaşasın diyen Şeyh Edebali’nin ve daha nice sayısız gönül dostlarının sırrıdır. 

Sevgili dostlarım, manevi bir terapidir gönül dostlarının eserleri bizim için. Asırlardır okunan Yunus ilahilerinden bu milletin çocukları feyz almış, gönülleri ferahlamıştır. Bizim coğrafyamızda Allah dostlarının menkıbelerini anlatan eserler asırlardır okuna gelmiş ve Anadolu insanı bu eserlerle gerçek kimliğini bulmuştur. Ya Mesnevi denilen irfan deryası? O ayrı bir şifadır gönüllere, ilhamını Kur’an’dan alan şifa kaynağı. Yaklaşık yedi yüz yılı aşan bir süreden beridir Türk-İslam coğrafyasının kandili olmuştur ve olmaya devam etmektedir. 

Bizim medeniyetimizde gönül erleri baştacı edilmiştir. Saltanatta oturan cihan sultanın yanında mutlaka bir gönül sultanı rehber insan vardır. İslamiyet’i kabul ettikten sonra kurduğumuz devletleri incelediğimizde bunu açıkça görürüz. Rehber insanların, gönül dostlarının himmet, gayret ve dualarıyla tarihte kudretli devletler kurmuşuz. Kısacası ilmü irfanı baş tacı etmişiz. 

Okumak bilgi sahibi olmanın bir yolu;  irfan ise bu elde edilen bilgiyi davranış haline döndürmenin, hayat tarzı haline getirmenin adıdır diyebiliriz. İlmü irfana kapı aralamak istiyorsak şayet, Türk-İslam Medeniyetinin şaheserlerini gönlümüzü vererek okumamız gerekir. Bu ihmal edilemeyecek kadar önemli bir mevzudur. Biz buyuz, bizim rengimiz, mayamız bu eserlerde saklı. Biz, bu dünyanın çocuklarıyız. Biz, başkası olamayız; olursak biteriz. Bizim iklimimiz bu. Portakal ağacının Doğu Anadolu’da hakim olan karasal iklimde yetişmeyeceği gibi biz de bu kültür iklimin dışında neşvü nema bulup gelişemeyiz. Her canlı kendi ikliminde yetişir çünkü. İnsanın da maddi ve manevi anlamda kendini geliştirebilmesi için mutlaka kendi kültür ikliminde yetişmesi gerekir. Bunun için  Türk-İslam Medeniyetinin şaheserlerini, diğer bir tabirle klasiklerini mutlaka okumamız gerekir. Hatta bu eserleri orjinalinden okumak nurun ala nur olur. Hiçbir zaman çeviri ve sadeleştirme, eseri orjinalinden okumanın verdiği hazzı vermez. Bu hazzı alabilmemiz için de Osmanlı Türkçesini öğrenmemiz gerekir. Peki derdi, sorunu dillendirip duruyoruz. Öyleyse çözüm ne? Çözümümüz de var elbet! Artık günümüzde Osmanlıca’yı öğrenmek çok kolay. Halk Eğitim Merkezleri talep halinde Osmanlı Türkçesini öğrenmek isteyen ilim ve irfan sevdalıları için kurs açıyor. Sistemli bir şekilde bu kurslara devam edenler Osmanlıca’yı rahatça öğrenebiliyorlar.  Ne güzel fırsat değil mi? Yeter ki içimizde ilmü irfan aşkı olsun. 

Yazdığı eserlerle, yaptığı televizyon programlarıyla kültür dünyamızın zenginliklerini ortaya çıkaran Dursun Gürlek’ten okuduğum kısa bir pasajı sizlerle paylaşmak istiyorum: 

“Osmanlıca kitaplarla meşgul olduğumuzu, onlardan bazılarını günümüz Türkçesine çevirdiğimizi bilen dostlarımızdan biri, bir gün dedesinden kalan bir divanı yeni harflere aktarmak için bendenize getirdi. Eserin sayfalarını karıştırırken göz yaşartıcı bir manzara ile karşılaştım. Bazı satırlarda mürekkebinin dağılmış bulunduğunu, kelimelerin neredeyse okunamaz hale geldiğini gördüm. Bunun sebebini eseri veren arkadaşa sordum. Aziz dostum dedi ki: Dedem tasavvuf ehli bir zattı. Bu manevi terbiyenin etkisiyle kalbi inceldikçe incelmiş, zayıf ve nahif vücudu sanki nurdan bir heykel haline gelmişti. Elinizdeki divanı sık sık okur, çoğu zaman gözyaşlarına hâkim olamaz, işte böylece kitabın sayfalarını ıslatırdı.” 

Bizim medeniyetimiz gözyaşı medeniyeti, gönül medeniyetidir. Bu medeniyetin ürettiği her eserde böyledir. Yazımı bitirirken özellikle genç arkadaşlarımı kültür ve irfan dünyamızın zenginliğini içinde barındıran Türk-İslam Medeniyetine ait şaheserlerin cilt kapağını açmaya, sayfaları arasında sırlarla dolu bir yolculuğa çıkmaya çağırıyorum acizane olarak. 

Sevgili dostlar, bu güzel Ramazan-ı Şerif gününde dilinize, gönlünüze iyi bakın. Fiemanillah...                                                          
                                                                                        (Recep ŞEN-18 Temmuz 2013)

ŞİİR SANDIĞINDAN:

Dost bâğının gülü oldu küşâde, 
Bülbülüz o güle figâna geldik. 
Yârin elinden içmişiz bâde, 
Anunçün bunda mestâne geldik. 
(Sezâyi)

Küşâde:Açık,açılmış

Haziran 11, 2017