ÇANAKKALE İÇİNDE KINALI KUZULAR


2005 Yılı mayıs ayında, bir grup eğitimci arkadaşla birlikte Çanakkale gezisi yapmıştık. Ayrı bir heyecan ve duygu seli içerisinde geçen bu kültür ve tarih gezisinin ardından, tekrar Çanakkale’yi görme iştiyakı hâsıl oldu bende.

Bu gezi süresince çekmiş olduğum fotoğraf ve kaydetmiş olduğum filmleri izledim tekrar. Ne zaman Çanakkale’ye ait bir şeyler duysak, görsek, okusak yüreğimizde ılık kıpırdanışlar hissederiz. Çünkü Çanakkale bizim mayamız. Bizi var eden değerler Çanakkale’de.

Keşke gençlerimizi mübarek hatıralarla dolu o topraklara götürebilsek. Çünkü Çanakkale, başlı başına bir milli şuur müzesi. Hali vakti yerinde olanlar, zenginler çağrımız sizedir; gençlerin ecdadıyla buluşmasına vesile olun. Gençlerimiz Çanakkale’yi görmeli ve yaşamalı. İnanın bu en hayırlı işlerinizden bir tanesi olacaktır.

Fotoğraf ve filmleri izlerken bunları düşündüm. O topraklarda gezerken yanımda o yiğitleri hissettim. Adeta hoş geldiniz dercesine bizi selamlıyorlardı. Siperlerde dolaşırken onların kahramanlıklarına ve vatan perverliklerine şahit oldum. O erler, Türklüğün ve İslamiyet’in son kalesi Çanakkale’yi en ufak bir tereddüt göstermeden kanlarının son damlasına kadar müdafaa ettiler. Şimdi her biri şehadet rütbesiyle cennet bahçelerindeler. Bizlere büyük bir emanet ve mesuliyet bıraktılar. Bu emanet ve mesuliyetin idrakinde olmalıyız. Şehitlikleri gezerken “Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.” mısraları kulaklarınızda çınlıyor ve Akif’e hak veriyorsunuz.

Çanakkale, insanlık erdeminin savaşı yendiği yerdir. Dünya bütün vahşetiyle bizim üzerimize çullanırken, biz de bu hengâmede insanlık dersi vermişiz cümle âleme. Metrekareye 6000 merminin isabet ettiği, mermi çekirdeklerinin havada birbirine geçtiği bu cehennemde, savaşın da bir adaletinin olduğunu göstermişiz.

Alçıtepe Köyü yakınlarında, Zığındere mevkiinde bulunan bugünkü Sargı Yeri Şehitliğinin bulunduğu yerde bizim ordumuza ait seyyar bir sağlık merkezi varmış. Seddülbahir bölgesinde yaralanan askerlerimiz burada tedavi ediliyormuş. Bizim yaralı askerlerimizin yanı sıra, İngiliz, Anzak yaralı askerleri de tedavi ediliyormuş burada. Düşünün savaştasınız ve size en acımasızca saldıran düşmanınızın yaralarını tedavi ediyorsunuz. Ama merhamet ve insaniyetten yoksun düşmanlarımız buradaki seyyar hastaneyi (kendi askerlerinin de burada olduklarını bile bile) bombalayacak kadar vahşete haiz olduklarını göstermişlerdir. Hani Akif’in dediği gibi “Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk./Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.” Binlerce şehit Mehmetçiğin istirahatgâhı olan bu şehitlik bütün modern dünyanın modern insanlarına ibret olsun.

Anzak mezarlığına gittiğimizde ilginç bir tablo ile karşılaşmıştım. Mezar taşlarlarına dikkat ettiğimde her dinden, her milliyetten insanın olduğunu gördüm. Mezarında hiçbir sembol olmayan ateistler de var burada. Hatta ayrı yere yapılmış üç tane müslüman mezarı da var. Kandırılarak, kimlerle savaşacaklarını bilmeden gelen Müslümanları temsil ediyor bunlar. Yani Akif’in diliyle “ bütün akvam-ı beşer” burada. “Karınlarındaki esrarı hayasızcasına dökmek” için üşüşmüşlerdi başımıza.

Onbeşliler, tıbbiyeliler, mülkiyeliler, muallimler, asker-sivil, yaşlı-genç herkes bu belayı defetmek için cepheye koşmuştu.  İştahla beş çayını İstanbul’da içmeyi planlayan İngiliz komutanına, Ezineli Yahya Çavuşlar, Seyit Onbaşılar, Mehmet Çavuşlar, Hasan Ethemler’le unutamadıkları bir ders verdik. Çanakkale’nin geçilemeyeceğini, bu toprakların düşmana yar olamayacağını gösterdik. Kim ne derse desin bu böyledir ve böyle olacaktır ilelebet!

General W.Birdword, Çanakkale Savaşları için tarihe geçen şu sözleri söylemiştir: “Türk askeri kadar vatanı için gözünü kırpmadan ölen, savaş anında müthiş cesaret ve fırtınalar yaratan, ateş kesildiği zaman onun kadar iyi yürekli, yumuşak kalpli, düşmanın yaralarını saran, sırtında taşıyarak onu ölümden kurtaran bir asker yeryüzünde görülmemiştir.”

Yazımı Çanakkale şehidi öğretmen Hasan Ethem’in annesine yazdığı mektupla bitirmek istiyorum.

“Valideciğim, 

Dört asker doğurmakla müftehir şanlı Türk annesi, 

Nasihatamiz mektubunu Divrin Ovası (Niğde) gibi, güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının sayesinde otururken aldım.Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. 

Okudum, okudukça büyük dersler aldım. Tekrar okudum.Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, mektubun geldi diyerek tebrik ediyorlardı. Gözlerimi biraz sağa çevirdim güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim çağıl çağıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu ...

Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni tebşir ediyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. 

İşte bu geçen dakikalar anında, hizmet eri : 

-Efendim, çayınız, buyurunuz, içiniz dedi.

-Pekala dedim, aldım baktım, sütlü çay...

-Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.

-Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu ?

-Evet dedim. Evet ne kadar güzel.

-İşte onun çobanından 10 paraya aldım.

Valideciğim, on paraya yüz dirhem süt, su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu : “Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi” 

Şevket merak etmesin o görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat, valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi (kardeşleri) de senin sayende görecekler.O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerler saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

 Ey Allah’ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum.          

Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve dedim : 

-Ey Türklerin Ulu Allah’ı. Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların şu heybetli dağların Halikı. Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, Sen’i takdis eden ve Sen’i ulu tanıyan Türklere mahsustur. Huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle.” Diyerek dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mes’ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.

Oğlun Hasan Ethem

4 Nisan 1331

(17 Nisan 1915) ”

Mektubu yazan, yedek subay namzedi Hasan Ethem, İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıfta okuyor ve aynı zamanda Beyazıt Numune Mektebi’nde öğretmenlik yapıyordu. Yaşı yirmi beşti. Yarbay Mustafa Kemal'in (Atatürk) komuta ettiği 57. Alay'da görevlendirilmişti. Bu, Hasan Ethem’in son yazdığı mektuptu. Ve gönüllü olarak askere yazılmış, cepheye gelmişti. Bu mektubu yazdıktan iki gün sonra Maydos (Eceabat)’da şehit oldu...

Çanakkale Zaferimizin 93. yıldönümünde kahraman şehitlerimizi ve hayata veda eden şanlı gazilerimizi rahmet ve şükranla anıyoruz. Ruhları şâd olsun

Nisan 29, 2017