BİZİM DİLİMİZ GÖNÜL DİLİYDİ


Bizim medeniyetimiz gönül zenginliğinden neş’et etmiş ve gönül zenginliğiyle gelişmiş bir medeniyettir. Mimariden edebiyata, güzel sanatların hangi dalına bakar sanız bakın ortaya konan eserlere gönül dili, diğer bir ifadeyle hâl dili damgasını vurmuştur. Bu dil bize mahsus bir dildir. Mesela,Batı Medeniyetinin ortaya koyduğu eserlerde bu dili göremezsiniz. Bizde bir çini ruhunuzu ısıtır, bir mısra gönül telinizi titretir. Kısacası, her şey bir gönüle girme, bir gönül kazanma uğruna yapılır.

Gönül dili, muhatabını kolayca etkileyebilen, onun ruhunu okşayan, misk ü anber misali çekim alanındakilere de sirayet eden bir dildir. Bu dile yabancı kaldığımızdan bu yana geçmişimizle olan irtibatımızı kaybettik, aynı zaman da birbirimizle olan iletişimimiz de koptu. Oysa bu medeniyetin çocukları bir zamanlar birbirleriyle gönül dilinden halleşir, anlaşırlardı ve bizim coğrafyamızda huzur vardı, esenlik vardı. Çünkü lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmıyorduk. Söylediklerimizi yaşıyor, bu hüsn-ü hâl üzere hayatımız devam ediyordu. Çoğu zaman kelimelere bile ihtiyaç duymadan sükûti sohbetlerle iletişim kurabiliyorduk.

Muhabbet ve aşk diliydi bizim dilimiz. Aşkımız, derdimiz, çilemiz, gayretimiz, bilgimiz, amel-i salihimiz, merhametimiz,  gözyaşımız vardı.  Aşkın hükümfermâ olduğu kutlu zaman dilimleriydi o demler. Her şeye muhabbetle nazar kıldığımız zamanlardı. O zamanlar O’nun eseridir diye seviyorduk yaratılan her şeyi; hem de hiçbir menfaat ummadan, karşılık beklemeden. Kırmak ve incitmek gönül dilimizin lügatinde olmayan kelimelerdendi. Ne güzel günlerdi o günler. Hâlden anlardık, hâl bilirdik. İçimizin güzelliği dışımıza vurmuştu. Bu güzellik söz ve davranışlarımıza, ortaya koyduğumuz eserlere yansımıştı. Arınmıştık çirkinliklerden, birdi içimiz dışımız. Bu arınma, bir terbiye yani eğitim meselesiydi aynı zamanda. İç arınması, nefis tezkiyesi dediğimiz bir ulvi gayret ve mücadele ile her türlü kötülüklerden kendimizi uzak tutup, bu güzel hâl üzre berhayat oluyorduk. Dünyada cenneti yaşıyor ve yaşatıyorduk. Bize has bu eğitim yöntemine bizim medeniyetimizde “ilm-i tasavvuf” deniliyordu.

Dilsizlerin dilini, dille ifade edilemeyecek sırlara sahip olanlardan can dilini öğren!” der Mevlana’mız, Mesnevi adlı o meşhur eserinde. Gerçek manada insan olabilmek için gönül dilinin öğretildiği meclisleri bulmamız gerekiyor.  Gönül eğitiminden anlayan gönül mimarlarının meclislerinde diz kırıp oturmalıyız. Gönül dilinden, can dilinden, ölümsüzlüğün dilinden konuşur onlar. Gönlümüze genişlik, neşe, güven, huzur veren, onu geliştiren, tamir eden sözlerdir onların sözleri. Gönül evini inşa eden, toprağı vatan yapan mimarlardır onlar. Çekirdekte ağacı seyreden o rehber insanların rahle-i tedrisinden geçerek hamlıktan sıyrılmak, ateş-i aşkla yanarak pişmek, olgunlaşmak gerekiyor. Buna hâl ilmi deniliyor dostlar. Bu bahsettiğimiz eğitim metodu sırf sözle, anlatımla kazanılacak bir şey değil tabi. Yunus gibi, “Hakkı seven kullar ile/çağırayım Mevlam seni. ” diyerek Allah dostlarıyla sohbetle, ülfetle, muhabbetle, kaynaşmakla, kalpten kalbe iletişimle oluyor bu eğitim. Mescit ile okullarda uygulanan eğitim yönteminden çok farklı bir yöntem bu. Belki de burada verilen eğitimleri destekleyen, tamamlayan bir insan eğitme sanatı, ruhun disipline edilmesi diyebiliriz.  Herşey sevgiye dayalı bu mektepte. Sevgisiz kalbe yer yoktur bu sırça sarayda. Burada söz gönülde kıvamını bulur, daha sonra dile gelir kelimelere dökülür. Sözün özü vardır. Gereksiz, boş söze yer yoktur. Hâldir esas olan, yaşamaktır yani, kemale ermek, zevk-i ilâhiyi tatmaktır. Gerisine bizimkiler kıylükâl (dedikodu) derler.

Hazreti Pir Mevlana ne güzel söylemiş gönül dilini anlatırken: “Gönül buluta benzer, göğüsler damlardır. Şu dilse oluktur sanki; yağmur oradan akar. Yağmur suyu gönülden göğüslere tertemiz yağar, fakat adamın içi pisse sözlerinin de aslı-faslı yoktur.”

“A gönül, sözün tamamını sen söyle; ben ağzımı yumdum, sen söyle ki ebedi sözlere sahipsin sen.”

Bu dünyada gönül diline vâkıf olanlar var, bir de bu sırra vâkıf olmayıp da bunun dedikodusunu yapanlar var. Bu iki grup insandan birincisine hâl ehli, ikincisine ise kâl ehli denir. Eşrefoğlu Rumi, ikinci gruptaki kâl ehline: “Ey zahid-i dünya perest var zühdünü arzeyleme!” diyerek ihtarda bulunur.  Bizim medeniyetimizin mimarları hâl ehli insanlardı, gönül insanlarıydı. Farklı inançlardan, farklı etnik kökenlerden insanları hoşgörü ile kucaklayan ve onları bir devlet çatısı altında barış içerisinde yaşatabilen bir dildi onların dili. İşte bu dil sayesinde kalıcı oldular yurt tuttukları topraklarda. Hasılı kelam, söz ile değil hâl ile var olmuşuz ve kıyamete kadar da var olmaya devam edeceğiz.

Bizim dilimiz hâl dili, gönül dilidir. Bize ait millî hafızanın, millî hatıraların, duygu ve düşüncelerin, hasılı bütün maddî ve manevî değerlerin taşıyıcısı olan ses bayrağımız Türkçe de bu gönül dilinin tercümanıdır. Onun için Türkçemiz ağzımızda anamızın ak sütü gibidir ve aynı zaman da Yunus’un sözleri kadar mübarektir. Biz buyuz aslında. Rengimiz, kimliğimiz de bu. Türk’ü, İslâm’dan ayrı düşünmek abesle iştigaldir. Türk, İslam’ı aşk boyutunda yaşayan tasavvuf erlerinin dizinin dibinde yetişmiş, onların ellerinde şekle girmiştir. Türk, cihan şümul düşünen, hak ve adaletten yana kâmil manada samimi müslüman demektir. Türk’e bunun dışında farklı bir anlam yükleyenler onun tarihini, dünyasını, inancını bilmeyen, başka emeller peşinde koşan art niyetli insanlardır. Türk’ün kıymeti gönül dilini biliyor olmasındadır dostlar. Sorarım size nasıl sevilmez böyle bir insan? Nasıl sevilmez Sultan Alparslan, nasıl sevilmez Sultan Fatih? Türk’süz İslam coğrafyası yetim, öksüz, kudretsizdir. Bu, hepimizin kabul ettiği tarihi bir realitedir. Bunun ırkçılıkla falan da alakası yoktur. Irkçılık bizim inancımıza göre yasaktır ve zulüm olarak görülmüştür. Biz Türkler ırkçılık yapmadık, yapmayız da. Kimsenin milliyetini, dilini, kendini ifade ediş biçimini, inancını hakir görmeyiz biz. Bizim yaşadığımız geniş coğrafyada farklı etnik kökenden, farklı inançlardan olan insanlar geçmişte huzur içinde yaşamışlar, bundan sonra da özgürce ve huzur içinde yaşayacaklardır. Bizim üzerimizde beynelmilel çirkin oyunlar tezgâhlayan, kendilerince operasyon yapmak isteyen dış güçler, erenler ve yiğitler yurdu Anadolu’daki bin yıllık maceramızı unutmasınlar, biz unutmuyoruz, unutmayacağız da.

Sözü kıymetli kılan şey onun gönül diliyle olan bağlantısıdır. Bizi etkileyen, bizi sarsan, ruhumuza işleyen de böyle güzel sözler değil midir dostlarım? Sözün gücü de burada saklı. Ozanımızın, “Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez.”  dediği yol budur işte: Gönül yolu. Bu yolda yolcu olanlara ne mutlu! Bu yola yolcu olma bahtiyarlığını bize lutfeden Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Allâme-i cihan olsak, gönlü bize verenden bihabersek söylediklerimiz gönül ehlinin yanında kıymet ifade etmez, gönüllere girmez. Çünkü gönül dili Allah (c.c.) ile Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) ile irtibatlı bir kavram. Söz söyleyen kişi, Allah (c.c.) ve Peygamberimiz (s.a.v.)’den bihaberse gönül dilinden de bihaber demektir. Bu aziz millet, tarih boyunca hiç gönül dilinden bihaber olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır biiznillah. Ya  kötü söz söyleyen, o fırın küreği kadar dili olanlara ne demeli? Onu da Mevlana’dan öğrenelim: “Akbabanın ağzı daima kötü kokar zaten! Söyleyenin kötülüğü ve sözü yüzden, gözden ve benizden de anlaşılır.”     

Ne zaman ki, gönül diliyle konuşmayı unuttuk sokaklarımız, evlerimiz, eğitim kurumlarımız barut fıçısı haline geldi. Dünya barut fıçısı haline geldi. Savaşlar, zulümler, cinayetler, kan, gözyaşı, sömürü... Patlamaya hazır bomba gibiyiz. Öfke, şiddet, cinayet kol geziyor ortalıkta. Evet dostlar, gönül dilini unuttuk hâlsiz düştük, hâlden anlamaz olduk, birbirimizin noksanlarının peşine düştük, sözle birbirimizi taciz etmekten zevk alır hale geldik. Bağıran haklı oluyor artık. Konuşuyoruz ama işkembeyi kübrâdan konuşuyoruz. Söylediklerimizin ne kendimize, ne de başkasına faydası var.   

Mevlana: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir ” derken, bize harfsiz ve kelimesiz anlatımın en etkili yol olduğunu işaret ediyordu aslında. Zaten birçok şeyi anlatırken kelimeler kifayetsiz kalmıyor mu? Bu anlamda gönül dili, vücut dilinden daha etkili, daha hoş ve daha derin anlamları içinde barındırır. Kişinin aşkını, coşkusunu, yüreğinde duyduklarını, çilesini, ızdırabını anlatır. Bütün bunları tam olarak anlatmaya kelimeler kifayet etmez. Şiirin en hası da gönülden doğup oradan mısralara dökülen şiir değil midir? Ecdadın ortaya koyduğu eserlere bir de bu pencereden bakıp değerlendirelim. Biz de onlar gibi geleceğe ölümsüz eserler bırakmak istiyorsak buradan kendimize bir ders çıkaralım. Sezai Karakoç'un şu tespiti çok hoşuma gider: "Hacı Bayram-ı Velî gibi büyük adamlar ve liderler arka arkaya sökün etmemiş olsaydı, bir taşın üstünde tüneyip bin yıl kıpırdamadan duran, entrika bakışlı Bizans baykuşu yeniden dirilip belki de Anadolu'yu ele geçirecekti."

Milli ve manevi değerlerimizin her geçen gün hayatımızdan kayıp gitmesi, eski hassasiyetlerimizin kaybolması, insanların birbirlerine yabancılaşması, bizi birbirimize kenetleyen milli ve manevi duyguların giderek körelmesi, farklılıkların çatışma unsuru haline gelmesi, sevgisizlik, ilgisizlik, inanç zaafiyeti, kutuplaşma, ayrışma, kibir, gurur, bencillik, dünyevileşme gibi temel problemlerimizin tedavisi için gönül diline ihtiyacımız var dostlar.  Bunun için gönül mimarlarına muhtacız. Harf ve kelime kalabalığı sözlerden uzak durup gönül mimarlarımızın inci mercan misali, cana can katan tavsiyelerine kulak vermeliyiz. Bu sözleri arayalım, bu sözlerle birbirimize merhaba diyelim, insanlığa merhaba diyelim. Yeniden güzel günler görelim.Gönlünüze iyi bakın, muhabbetle kalın.

(Recep ŞEN-04Aralık 2013)

ŞİİR SANDIĞINDAN:

Bir şûlesi var ki şem-i cânın,

Fânusuna sığmaz âsumânın.

(Şeyh Gâlip)

Haziran 26, 2017