ANADOLU'YU VATAN YAPAN YİĞİTLER


O yiğitlerin adı ilk kez Orta Asya bozkırlarında duyuldu. Orta Asya bozkırlarında müşterek kültür içerisinde, farklı boylar halinde bir arada yaşıyorlardı. Doğu’da Kingan Dağları, batıda Hazar Gölü, kuzeyde Altay dağları, güneyde Hindikuş dağlarıyla çevrili Orta Asya coğrafyasında karasal iklim hâkimdi. Sert geçen karasal iklim şartları ile bu bölgenin coğrafi özellikleri onların hayat tarzını derinden etkilemişti. Bozkırın bu rüzgâr gibi at koşturan yiğitleri zamanla tarihi, coğrafi ve siyasal sebepler yüzünden Orta Asya’daki yurtlarından ayrılmak zorunda kaldılar. Soğuk bozkır gecelerinde bir yandan ateşte ısınıyor, diğer yandan da gönüllerinde yanan Anadolu ateşinin özlemi için at koşturmayı hayal ediyorlardı. Çünkü aksakallı bilgeler, güngörmüş ihtiyarlar onlara verimli ve bereketli Anadolu topraklarını işaret etmişlerdi. Takdir-i ilahi bir şekilde onları Anadolu ile buluşturdu ve bu iki sevgilinin vuslatı ile tarihin akışı değişmiş oldu.
             
Türk milleti tarihin akışı içerisinde büyük ve uzun ömürlü devletler kurmuştur. Bu devletlere baktığımızda kimisi anayurdumuz Orta Asya’da, kimisi de bu coğrafyanın dışındadır. Orta Asya dışındaki devletleri göçler sonucunda dünyanın değişik bölgelerine dağılan Türkler kurmuşlardır. Türk milletinin anayurdu Orta Asya’dan milattan önceki dönemlerden itibaren dünyanın değişik bölgelerine uzun süreye yayılan bir zaman dilimi içerisinde göç ettiğini görüyoruz. Bu göçe katılmayan, Orta Asya’da kalan Türk boyları olduğunu da biliyoruz. Yani hepsi göç etmemişler. Göç etmeyip de Orta Asya’da kalanlar ise burada Türk kültürünü yaşatmaya devam etmişlerdir.

Bu göçlerin bir takım önemli nedenleri vardı tabii ki. Komşu devletlerin sürekli hücumlarından dolayı emniyet içerisinde yaşayamıyorlardı. Türk nüfusu çok fazla artmış ve buradaki otlaklar hayvanları için yetersiz hale gelmişti. Salgın hastalıklarla hayvan sürüleri telef olmuştu. Orta Asya’da uzun süren şiddetli kış soğukları, hastalıklar, toprakların giderek çölleşmesi, tarım alanlarının daralması ve bu toprakların artık karınlarını doyurmaya yetmemesi, bağımsızlık arzusu gibi nedenlerden dolayı burada duramaz oldular. Savaşçı ve fütuhatçı bir özelliğe sahip olan Türklere artık Orta Asya bozkırları dar geliyordu. Onların hedefinde yeni yurtlar vardı. Türk göçleri dört istikamette olmuştur: Anadolu, Suriye, Orta Avrupa ve Sibirya. Türklerin asıl büyük topluluklar halindeki göçü, on birinci yüzyılın sonunda oldu. 1071'de Sultan Alparslan'ın Bizans'ı yenmesinden sonra, Türkler, büyük gruplar halinde Anadolu'ya yerleştiler. On üçüncü yüzyıldaki Moğol istilâsından kaçan bir kısım Türk boyları, İran yoluyla, Anadolu'ya geçtiler. Bu göçler sırasında geçtikleri yerlerde, devletler kurdular. 

Orta Asya bozkırlarını yurt tutmuş olan bu yiğitlerin hayatlarındaki asıl değişiklik İslâm’la tanıştıktan sonra başladı. İşte bu yiğitler o zaman kemale erdiler. Ruhlarındaki fırtına o zaman dindi. Aradıkları huzuru İslam’da buldular ve İslam ile şeref kazandılar. Müslüman olduktan sonra hayatlarını İslam’ın hizmetine adadılar. Onların bundan sonraki hayatlarının özeti i'lây-ı kelimetullah (Allah’ın adını yüceltmek) olmuştur.

Türklerin, İslâmiyet’i kabul etmelerinde Müslüman tüccarlarla olan ticari münasebetleri ve Müslüman din adamlarının Türk yurtlarında İslam dinini anlatmaları etkili olmuştur. Türklerin İslam’ı kabul etmeleri tamamen gönül hoşnutluğuyla olmuştur. Asla ve asla baskı ve kılıç zoruyla olmamıştır. Türkler, İslam’ı kabul etmeden önce Gök Tanrı inancına sahiptiler. Bu inanç sisteminde öldükten sonra yaşamın devam edeceğine inanılması, tek tanrı inancının olması, İslam dinindeki gaza (Allah yolunda savaş) düşüncesinin Türklerin savaşçılık özellikleriyle benzerlik göstermesi onların İslamiyet’i kolayca kabul etmelerinde etken olmuştur. Adalet, dürüstlük, namus, ahlak, temizlik, aile gibi kavramlara Türklerin son derece dikkat etmeleri, putperestlikten uzak duruşları da bu bağlamda önemli etkenler arasında sayılabilir.

İslam, onların ruhlarındaki fırtınayı dindirecek tek limandı, yegane sığınaktı. Tabii ki, Talas Savaşı da bu işin bahanesi oldu. Göktürk Devleti yıkılmış, Orta Asya’da Çinlilere karşı koyacak bir Türk gücü kalmamıştı. Bu boşluktan istifade etmek isteyen Çinliler, Orta Asya’ya hâkim olmak niyetindeydiler. Abbasiler de bu dönemde Çin’in etkisini kırarak onların bu arzusunu engellemek Orta Asya hâkimiyetini kendi ellerinde bulundurmak istiyorlardı. Çin ordusuyla, Müslümanlardan oluşan Abbasi ordusu 751 yılında Talas’ta karşı karşıya geldi. Türk boylarından Karluk, Yağma, Çiğil bu savaşta ezeli rakipleri Çinlilere karşı Müslümanları desteklediler ve bu güçlü destekle Müslümanlar büyük bir zafer elde ettiler. Böylece Orta Asya’daki Çin tehdidi son bulmuş oldu. Batı Türkistan, Çin’in istila tehlikesinden kurtuldu. Hz. Ömer döneminden itibaren yavaş yavaş İslam’la tanışmaya başlayan Türk yiğitleri, Talas Savaşının ardından büyük topluluklar halinde İslam’ı benimsediler, Müslüman oldular. İlk Müslüman olan Türk boyları Karluk, Yağma, Çiğil Türkleridir. İlk Müslüman Türk devleti ise Karahanlılar’dır. Hatta Türkler arasında anlatılan meşhur Abdülkerim Satuk Buğra Han Efsanesi de vardır bununla ilgili. Efsaneye göre, Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han rüyasında İslamiyet’in esaslarını öğrenir, Abdülkerim ismini alır ve Müslüman olur. Bütün kendi tebaasına da bu dini öğretir.

Abbasiler döneminde Türkler ile Araplar arasında dostluk ve iyi ilişkiler dönemi başladı. Hatta Bizans’a karşı devletin sınırlarını korumak için orduda görevler aldılar. Bu amaçla Halife tarafından Avasım denilen şehirlere yerleştirildiler, Samarra bu şehirlerden en önemlisiydi. Devlet görevlerinde bulundular, valilik yaptılar. Kısacası Abbasilerin yönetiminde söz sahibi oldular. İslam topraklarını Bizans ve Haçlı ordularının amansız, mütecaviz saldırılarına karşı korudular. Kendi kurdukları devletler eliyle de İslamiyet’i Asya’nın iç kesimlerinden dünyanın çeşitli yerlerine götürdüler.

Türk’ün Anadolu’ya ilk girdiği nokta bugünkü Kars ilimiz sınırları içerisinde bulunan Ani şehridir. Sultan Alparslan 1064 yılında Bizans’ın sağlam bir hudut şehri olan Ani’yi fethetti. İlk yaptığı iş burada bulunan Büyük Katedral’i camiye çevirip Fethiye Camii adını verdi ve burada ilk Cuma namazını kıldı. Yine aynı bölgeden bir örnek daha vereceğim sizlere. Sultan Alparslan Ani şehrini fethettikten sonra buranın idaresini Şeddatlı Emiri Ebu’l Esvar’ın oğlu Menucehr’e bırakıyor ve Selçuklu Türkleri buraya 1072 yılında kendi mimari tarzlarını içeren bir cami yapıyorlar: Ebu Menucehr Camii. Bugünkü Ermenistan sınırımızın hemen kıyısında, Arpaçay ırmağının kenarında bulunuyor bu cami. İçerisinde Selçuklu yıldız motifleri vardır. Sekizgen köşeli minaresine de doksan dokuz basamaklı merdivenden çıkılır. Minaresinde kûfi yazı tarzıyla Bismillah yazar. Maalesef pek çoğumuzun bilmediği bu cami Anadolu’da yapılan ilk Türk camisidir. Bundan sonra ikinci cami olarak Divriği Ulu Camii gelir.

Biz bu coğrafyada sadece camiler inşa etmemişiz tabii ki. Anadolu’yu baştanbaşa medreselerle de donatmışız Böylece güçlü devlet ve büyük medeniyet kurmanın şartını ilme bağlamışız. Medresenin anavatanı Türkistan olarak bilinir. İlk medrese Buhara’da inşâ edilmiştir ve bu medrese bir eğitim kurumu olarak İslam Dünyasına ilham kaynağı olmuştur. Medreselerde sadece İslami ilimler okutulmuyor, bunun yanında matematik, astronomi gibi dünyevi ilimler de okutuluyordu. Anadolu topraklarında kurulan ilk medrese Danişmentliler tarafından To­kat'ta yapılan Yağıbasan medresesidir. Daha sonraki dönemlerde bu medrese geleneğini Selçuklular ve Osmanlılar da özenle geliştirerek devam ettirmişlerdir. İşte Türk’ün Anadolu’ya girişi böyle başlar.

Anadolu topraklarının Müslüman Türk yurdu oluşunda Malazgirt Zaferi önemli bir dönüm noktasıdır. 26 Ağustos 1071 ‘de Selçuklu Sultanı Alparslan’ın kazanmış olduğu muhteşem Malazgirt Zaferi ile Anadolu, kapılarını bir daha kapatmamak üzere Türklere sonsuza kadar açmıştır. Anadolu’nun Türk yurdu olmasında ve İslamlaşmasında “Fetih ve Gazâ Ruhu” önemli rol oynamıştır. Malazgirt Zaferinden sonra Alparslan “Fethedilen topraklar fethedenin malıdır” diyerek Anadolu’nun fethini hızlandırmak istiyordu. Böylece Anadolu’da ilk Türk beylikleri dönemi başladı. Bu ilk dönem Türk beylikleri Saltuklular, Artuklular, Mengücekliler, Danişmentliler ve Çaka Beyliği’dir. Bizans topraklarına doğru büyüme ve genişleme siyaseti güden bu beylikler döneminde Anadolu’ya muazzam bir Türk nüfusu yerleşti, yapılan fetihlerle kısa zaman içerisinde bu topraklar Türk yurdu haline geldi. Anadolu'ya gelip yurt tutan bu Uç-Türkmen Beylikleri sayesinde Anadolu’da Türk-İslâm kültürü yerleşmiş oldu. Türkler Müslüman olmadan önce de Anadolu’ya akınlar düzenlemişlerdi ama Müslüman olduktan sonraki gelişlerinde bu topraklara kalıcı olarak yerleştiler.

Malazgirt zaferinden sonra 1176 yılında kazandığımız önemli bir zaferimiz daha var: Miryokefalon Zaferi. Karşımızda yine Bizans ordusu var. Bu sefer Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, Bizans İmparatoru Manuel I Komnenos’u 17 Eylül 1176 da mağlup ediyor. Ve artık bu zaferden sonra Anadolu kesin olarak, ebediyen Müslüman Türk yurdu oluyor. Ve bu zaferden sonra Anadolu’ya Türkistan ve Horasan’dan akın akın Türkmen göçleri geliyor. Bizanslılar, bu zaferden sonra artık Türkleri yenemeyeceklerini anlıyorlar ve Anadolu’ya artık Türk yurdu demeye başlıyorlar. Ayrıca bu savaşın sonunda Bizans’ın, Türkleri Anadolu’dan atma ümidi sönmüş ve kül olmuştur.

Bu parlak zaferlerin ardından ilim, kültür, sanat eserleriyle Anadolu’yu süsleyen ecdadımız kısa zamanda bu toprakları bayındır bir yurt haline getirmiştir. Anadolu artık ilim, kültür ve sanat merkezi olmuştur. Öyle ki, bu topraklara serpiştirdikleri eşsiz sanat eserleri ile kıyamete kadar ayakta duracak bir medeniyet inşa etmişlerdir. Camilerden medreselere, darüşşifalardan köprülere, kümbetlerden sebillere kadar birçok eserle Anadolu’yu baştanbaşa süslemişler, her eser ile bu topraklara kendi imzalarını bir daha silinmemek üzere atmışlardır. Her beldeye kendi kültürlerini yansıtan isimler vermişlerdir. Sevgi, adalet ve hoşgörü anlayışı içerisinde beldelerle birlikte gönüller de fethedilmiştir. Farklı inanç ve kültürlere her dönemde saygı ve hoşgörü ile yaklaşılmıştır.

Yahya Kemal’in “Araştırın bakın, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.” dediği, Türk’ün gönül dünyasını şekillendiren büyük veli Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin kutlu gayretleriyle Türkler arasında İslam dini yaygınlaşmış, ondan feyz alan derviş gaziler, bahadırlar eliyle Orta Asya İslam ile müşerref olmuştu. O, İslam’ı en temiz ve en sahih biçimde yorumlayarak Türk’e hakikat yolculuğunda rehberlik etmiştir. Dinimiz, kültürümüz, milliyetimiz, gönül dili Türkçemiz adına bu topraklarda ne varsa hepsini bu büyük veliye borçluyuz. Herkesin başka dillerle meramını anlattığı bir dönemde bu büyük veli Divan-ı Hikmet adlı eserini Türkçe yazarak Türkçe’ye ruh vermiştir. Aşkın dili, sevginin dili, gönlün dili olmuştur Türkçe onunla. Gönüller hakiki imana, zihinler ilme kavuşmuş. Onun, Anadolu’yu manevi fethe memur ettiği Horasan erenleri vasıtasıyla İslam hakikati Anadolu’ya taşınmış ve Anadolu’yu kuşatmıştır. O, Anadolu denen bu mübarek coğrafyanın manevi fatihidir. Osmanlı devletinin asıl banisi sayılan Şeyh Edebâli, Balkan topraklarında İslam’ın yayılmasını sağlayan Sarı Saltuk, Yeniçeri Ocağı’nın piri Hacı Bektaş Veli, Bursa’nın fethini hazırlayan Geyikli Baba ve daha niceleri hep onun yetiştirdiği gönül erleriydi. Bu insanlar barışta yurdun maddi ve manevi imarına koşmuşlar. Öyle ki, ticareti Ahi’ce yapmış esnaf olmuşlar. Alın teriyle çalışarak toprağı yeşertmiş çiftçi olmuşlar. Gönüllerinin güzelliğini taşa yansıtarak mimar olmuşlar. Savaş zamanında ise, her biri birer alperen olup cepheden cepheye koşmuşlardır. Bu bağlamda Bacıyan-ı Rum teşkilatına mensup kadınların yaptıkları hizmetler de Anadolu’nun vatan olmasında önemli yer tutar. Onlar bu toprakların gerçek mimarlarıdır aslında. Hepsi birer Fatih, birer Yavuz, birer Ulubatlı Hasan anası. Kadın mevzusunu bugün bizler bu bağlamda yeniden düşünmeliyiz.

Anadolu’nun fethini müteakiben birçok tasavvuf ehli, sanat ve ilim erbabı bu topraklara göç ederek Orta Asya’da oluşan kültürel zenginliğin ve birikimin Anadolu’ya taşınmasında önemli rol oynamışlardır. Orta Asya’daki kültürel birikim medreseler ve tasavvufi ekoller sayesinde Anadolu’ya nakledilmiştir. Türk Milleti Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri ile yeni bir tebliğ diline kavuşmuştur. Bu dil Yunus’un açıkça ortaya koyduğu “Sevelim, sevilelim/Dünya kimseye kalmaz.” dediği sevgi dili, gönül dilidir. Gönüller kazanma, yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görme mesleğidir bu. İşte bu dil, asırlarca bizim coğrafyamızda yaşayan insanların huzur, kardeşlik, mutluluk, umut reçetesi olmuştur. Asya’dan Balkanlara velhasıl Türk’ün elinin uzandığı bütün coğrafyalarda bu dil birleştirici özelliğiyle bizim ortak paydamızdır. Bu ortak payda bizi tasada ve sevinçte kenetleyecek tek güçtür. Milletin anlamı, vatanın anlamı, milliyetin anlamı ancak bu gönül diliyle sağlıklı bir şekilde yorumlanabilir. 
                                                                (Recep ŞEN-25 Şubat 2013) 

ŞİİR SANDIĞINDAN: 
Ata, ana, kardeşler nereye gitti, fikir eyle,
Dört ayaklı tahta at bir gün sana yeter ha.
Dünya için gam yeme, Hakk’tan başkasını deme,
Kişi malını yeme, Sırat üzerinde tutar ha.
(Hoca Ahmet Yesevi)

Haziran 10, 2017