ALTI ALTIN ÖYKÜ


Değerli dostlarım, bizim millet olarak en büyük zenginliğimiz gönül zenginliğidir. Araştırıp bakarsanız “gönül” kelimesi de sadece bize has bir kavramdır. Özellikle girmek için çırpındığımız Avrupa Birliği ülkeleri de dâhil olmak üzere, modern dünyanın birçok ülkesinde “gönül” kavramını tam olarak karşılayacak bir kelime bulamazsınız. Onların literatüründe böyle bir kelime, böyle bir kavram yok. Yani Batı Medeniyeti gönülden yoksun bir medeniyettir. Bizler bu bağlamda Batı dünyasından çok daha şanslıyız.

Bizim medeniyetimiz her biri birer kutup yıldızı mesabesinde olan gönül insanlarıyla doludur. Bu sahada kütüphaneler dolusu yazılı kültürel birikime sahibiz. Buna bir de sözlü (sohbet) geleneğimizde yaşayan birikimleri eklerseniz zenginliğimiz hakkında bir fikir sahibi olabilirsiniz. Böyle zengin bir mirasa sahipken, bugün bizler derya içerisinde yaşayıp da suyun kıymetini bilemeyen balıklara benziyoruz. Hazine üzerinde oturuyoruz; fakat ondan bihaber yoksulluk içerisinde hayat sürüyoruz. Onun için gönlümüze iyi bakmalı, gönül evimizi temizlemeliyiz.

Bazı yaşanmış öyküler vardır hayatın zemheri soğuğunda içinizi ısıtır. Yine bazı öyküler de vardır ki, hayatın zor yollarında size farklı ve yeni çözümler sunar, mevcut bakış açınızı değiştirir. Biz de bu yazımızda gönül dünyamızdan öykülere yer vereceğiz. Kişisel gelişim uzmanı Sıtkı Aslanhan’ın Hayata Gülümse adlı kitabından aldığımız bu güzel ve kısacık öyküleri okurken umarım satır aralarında, “Birbirimizden niçin bu kadar uzağız?” sorusunun cevabını buluruz. Temennimiz odur ki, arkadaşlık, dostluk, vefâ, sadakat, muhabbet gibi ulvi duyguların kadrü kıymetini idrak edenlerden oluruz. Bu arada Hayata Gülümse kitabını bendeniz de okudum; özellikle genç kardeşlerimize de mutlaka okumalarını tavsiye ederim. Sözü daha fazla uzatmadan seçtiğimiz altın değerindeki altı kısa öykümüze geçelim.

Bir gün hamamda dostlarından biri güzel kokulu bir kil getirir Sâdi’ye. Kile sordum der Sâdi:“A mübarek, sen misk misin, amber misin? Gönül çekici güzel kokunla mest oldum.” Kil dile gelip şöyle dedi der: “Ben basbayağı bir kil idim. Lâkin bir müddet gül ile arkadaş oldum. Gül ile yaptığım o arkadaşlık bana tesir etti, onun güzel kokusu bana sindi. Yoksa ben o bildiğin adi toprak parçasından başka bir şey değilim.”

Mevlâna Şems-i Tebrizî’den  ayrıldığı zaman inanılmaz acılar çeker ve ondan haber getirenlere hediyeler verir. Bir gün bir sarhoş der ki: “Şems-i Tebrizî’yi Bağdat’ta gördüm.” Mevlâna sırtındaki kaftanı çıkarır ve ona hediye eder. Yanındakiler gelirler: “Aman efendim, siz ne yaptınız? O, sarhoşun tekidir. Şems-i Tebrizî’yi görmesi imkânsızdır. Bütün gün ayyaş ayyaş dolaşır. Size yalan söylüyor.”  Mevlâna tebessüm ederek; “Biliyorum.” der. “O sarhoşun bırakın görmeyi, Bağdat’a gidemeyeceğini ben de biliyorum. Ben o kaftanı onun yalanına verdim. Eğer gerçek olsaydı, canımı verirdim.”

Hz. İsa (a.s.), bir gün hızla kaçıyormuş. Dostları demişler ki:” Niye kaçıyorsun?” “Ahmağın birisinden kaçıyorum!” demiş. “İyi ama körlerin gözlerini, sağırların kulaklarını açan sen değil misin?” “Evet.” “Topraktan kuşlar yapıp onları canlandıran sen değil misin?” “Evet.” demiş.  “Ölüyü okuyunca dirilten sen değil misin?” “Evet, benim!” demiş. “Peki, madem öyle neden kaçıyorsun? Bunca mucize elindeyken neden korkuyorsun?” dediklerinde Hz. İsa:” Ben köre okudum gözleri açıldı. Sağıra okudum kulakları duymaya başladı. Ölüye okudum Allah’ın izniyle dirildi. Cansıza okudum canlandı. Fakat ahmağın gönlüne yüzlerce okudum, fayda etmedi. O adeta mermer bir kaya parçası kesildi, kuma döndü. Onda bir şey bitmesine imkân yok! Onun için kaçıyorum. “ demiş.

Mecnun’un her zamanki gibi başının dumanlı olduğu günlerden bir gündü. Leyla’nın aşkıyla yandığı bir demde, durup dururken yoldan geçen bir köpeği yakalar.  Öpüp koklamaya başlar. Bunu görenler başına toplanır ve onu azarlamaya, ayıplamaya başlarlar: “A akılsız Mecnun, sen işi iyice azıttın. Bu yaptığın deliliğin de, azgınlığın da sınırını aştı. Hiç köpek böyle sevilip, öpülür mü? Çünkü köpek daima pis yerlerde gezer, pis şeyler yer.” Bunları duyan Mecnun güler: “Ne gafil ve cahil kimselersiniz siz! Sizin gördüğünüz bu köpek sıradan bir köpek değil! O, Leyla’nın mahallesinin köpeği. Bu köpek benim için en değerli varlıktır. Allah’ın çözülmez bir sırrıdır. Birçok yer varken o, Leyla’nın mahallesini mekân tutmuş kutlu bir hayvandır. Sizin gözünüzde aşağılık bir hayvan olan bu köpeğe bir de benim gözümle bakın bakalım, o zaman da böyle düşünebilecek misiniz? Sizin gözünüzde rastgele bir hayvan olan bu köpek benim sırdaşım, gamdaşımdır. Onun gözleri Leyla’mı gören mübarek gözlerdir. Onun ayakları Leyla’mın bastığı topraklarda dolaşan ayaklardır. Ben bu gözleri nasıl öpmeyeyim, ben bu ayaklara nasıl yüz sürmeyeyim dostlar!” der. Bir gün Mecnun rahatsızlanmıştı; doktor geldi ve kendisinden kan alması gerektiğini söyledi. Mecnun:“Ey doktor, paranı al ve git, bana dokunma, damarımı yarma, istersen ben bu dertten öleyim.” der. Doktor: “Bundan neden korkuyorsun? Sen kükremiş aslandan bile korkmazsın. Geceleri aslan, kaplan, kurt gibi yabani hayvanlar saf saf çevrende toplanıyorlar.” der. Bunu duyan Mecnun, “Ben yaradan, damarlarımı yarmandan korkmuyorum fakat bütün vücudum Leyla ile dolu. Damarlarımı yararken ona bir zarar vermenden korkuyorum.” der.

Bir gün medresenin duvarına çivi çakıyorlarmış. Mevlâna, bu çivi çakan kişileri görünce engel olmuş: “Ne yapıyorsunuz siz? Bu hücrede dostum Tebriz’li Şems oturmuştu. Buraya nasıl çivi çakıyorsunuz? Bana o çiviyi ciğerime çakıyormuşsunuz gibi geliyor, bırakın yapmayın!”

Bir gün Mecnun, Leyla’nın köyüne gitmek için bir deveye biner. Yol almaya başlar. Bütün derdi bir an önce Leyla’nın köyüne ulaşmaktır. Mecnun’un derdi budur. Fakat devenin derdi başkadır. O da geride kalan yavrusunu düşünmekte, onun hasretiyle yanmaktadır. Mecnun kendindeyken deveyi Leyla’nın köyüne doğru sürmekte fakat birazcık dalınca deve geri dönüp yavrusunun olduğu yöne doğru koşmaktadır. Mecnun kendisine geldiğinde, biraz önce geldikleri yerden fersahlarca geriye gittiklerini görmektedir. Mecnun ve devesi bu şekilde tam üç gün boyunca yol alırlar. En nihayet Mecnun bu işin böyle sürüp gidemeyeceğini anlar ve deveye: “A devecik, ikimizde âşığız, fakat gideceğimiz yerler birbirine zıt. Onun için seninle arkadaşlık edemeyiz. Eğer bu beraberliği sürdürecek olursak hiçbir zaman hedefe ulaşamayız.” deyip deveyi serbest bırakır.”

Aman gönlünüze iyi bakın, sağlıcakla kalın dostlar.

                                                                       (Recep ŞEN-12 Temmuz 2012)

ŞİİR SANDIĞINDAN: 

Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürûr,
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne.
(Rasih Efendi)

Haziran 06, 2017