AKİF'İ ANLAMAK


Milli Şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy dürüstlük, cesaret, vefa, özveri, vatanperverlik, milli ve manevi değerlere sıkı sıkıya bağlılık noktasında yaşadığı dönemde olduğu gibi bugün de aydınlarımızın önünde apaçık bir numune-i imtisaldir. Millete sevdalı olma, milletin derdiyle dertlenme noktasında abide bir şahsiyettir o. Bugün hangimiz para, makam, mevki, dünyalıklar ile ilişkimiz söz konusu olduğunda Âkif kadar net ve açığız? Para, makam, mevki ve şöhretle imtihanda kaç tanemiz yüz akıyla sağ salim karşıya geçebiliyoruz? Kaç tanemiz hak bildiği yolda tek başına da olsa yürümeyi göze alabiliyor? En yakın dostuna veya başkalarına karşı bir haksızlık, hukuksuzluk yapıldığında adaletten yana olduğunu göstermek, yapılan bu hukuksuzluğu protesto etmek amacıyla kaç tanemiz Âkif gibi görevini bırakıp, rest çekerek istifa edebilir, tavrını adaletten yana net olarak ortaya koyabilir?      

Âkif’in kişiliğini göstermesi açısından bizzat Âkif’le beraber yaşamış ve onunla görüşmüş olan kişilerden naklen iki önemli hadiseyi paylaşmak istiyorum sizlerle. Bu iki kişiden ilki, tarihçi Mithat Cemal Kuntay, diğeri ise ilk Mecliste zabıt kâtipliği yapmış olan Mahir İz’dir. Belki farklı yerlerde okumuş olabilirsiniz. Ama tekrar tekrar okuyup düşünmekte, fert olarak durumumuzu gözden geçirmekte fayda var. Ettekrarü Ahsen…

“Baytar mektebindeyken, sınıf arkadaşı Hasan Efendi ile Âkif o kadar dosttu ki, birbirlerine söz veriyorlardı, ileride çoluk çocuk sahibi olurlarsa ölenin çocuklarına kalan bakacaktı.        

Bunu bana anlattığı sıralarda Âkif genç ve Hasan Efendi yaşlı olmakla beraber dinçti. Baytar mektebindeki bu fazilet mukavelesinin tatbikine çok vakit vardı. İçimden güldüm. Kendi kendime düşünüyordum: “Mektepteyken insanlar umumen seciye kahramanıdırlar fakat yaş ilerleyip de insan hayata karışınca…” Âkif:    “Ne düşünüyorsun?” dedi. Ben de: “Hiç.” dedim.       

Aradan yıllar geçti. Meşrutiyette Baytar Müdürü Umumisi Abdullah’ı, Ziraat 

Nazırı derecesini indirerek başka yere kaldırdı. Âkif onun muaviniydi; öfkeleniyordu: “Abdullah Bey, Mon Pelye’de ziraat okumuştu. Ona karşı bu haksızlık reva mıydı?” Bu öfke o kadar şiddetliydi ki, anlıyordum, kendine ait olmayan bu haksızlıktan Âkif kendi aleyhine bir netice çıkaracaktı. Nasıl ki, ertesi gün Ziraat Nezareti’ndeki memuriyetinden istifa etti.

Beylerbeyi’ndeki evinde kendi yağı ile kavruluyordu. O sırada ona, her cuma sabahtan gidiyordum. Kitap okuyorduk. Sabahtan gittiğim için de öğle yemeklerine ondaydım. İstifadan sonra mazeretler bularak yemeklerden sonra gitmeye başladım. Evin ızdırabı o derece belliydi.      

Bir Cuma, Âkif’in evinde sekiz çocuk buldum. Teker teker çok sevimli olan çocuklar, bir araya gelince ne manzara alırlar malumdur. Evde sekiz kişilik bir kıyamet kopuyordu. Âkif’in beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelmiş ufak misafirler olduğunu zannettim. Ve ertesi Cuma bu çocuk gürültüsüyle artık karşılaşmam sandım.

Fakat her cuma sekiz çocukla sofada aynı kıyamet kopuyordu. Âkif de buna katlanıyordu. Bu üç çocuğun gelişi, Âkif’in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti. Bir cuma, sofada çocuklardan birinin yanağını hıncımdan çimdikler gibi sıkarak Âkif’e sordum: “Kim bu yavrular?” Âkif  cevap vermedi.  

Odaya girince, bu üç ızdırabını, bu misafir çocuklarını Âkif’le takılarak tebrik ettim. Âkif’in yüzü değişti: “Misafir çocukları değil benim çocuklarım!” dedi. Üç beş hafta üç çocuğu nasıl olurdu. “Hasan Efendi öldü de…” dedi ve bu çocuklar kim evvel ölürse hayatta olanın bakacağı çocuklardı, rahmetli Hasan Efendi’nin çocukları.       

Fakat Âkif bu çocuklardan daha güzeldi. Mektepte verdiği sözü hala unutmayan bir çocuk. (İstiklâl Marşımız Ve Mehmet Âkif Ersoy, İsa Kocakaplan, bayrak dağıtım, 1.Baskı, sayfa 68-69-70)”       

“Yeni kurulan devlet için bir milli marş yazılması hususunda Büyük Millet Meclisi’nin altı ay müddet vererek açtığı ‘İstiklâl Marşı Müsabakası’ na muhtelif şâirlerin gönderdiği tam yedi yüz yirmi dört şiir gelmişti. Bunlar Maarif Vekâleti’nde teşkil edilen bir komisyonda incelenmiş ve içlerinden altı tanesi seçilerek meclis matbaasında bastırılıp mebuslara dağıtılmıştı. Maarif Vekili bulunan Hamdullah Suphi Bey, müsabakaya ‘nakdi mükâfat vaad edilmiş olması yüzünden’ iştirak etmemiş olan şâir Mehmet Âkif Bey’e müracaat ederek yazmasını istemişti. Bunun üzerine Mehmet Âkif Bey, “Ben mebusum müsabakaya iştirak etmem, ayrıca yazarım.”diyerek teklifi kabul edip, ikamet etmekte olduğu Tâceddin Dergâhı’nda, ‘Kahraman Ordumuza’ ithaf ettiği İstiklâl Marşı şiirini yazdı.       

İstiklâl Marşı sadece bir şiir değil, ruhları coşturan bir hamaset ve belagat âbidesi idi. Meclis’te Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından okunduğu zaman heyecan ve tezahürat son haddini bulmuştu; her mısraı, her kıtası sürekli alkışlarla karşılandı. Nihayet 12 mart 1337 (1921) günü mecliste verilen takrirler reye konup ‘İstiklâl Marşı’ olarak kabul edildi ve müteakiben bütün mebuslar ayağa kalkarak Maarif vekilinin tekrar okuduğu İstiklâl Marşı’nı ayakta dinlediler.        

Marşın kabülünden sonra Meclis Muhasebecisi Necmeddin Bey kanunen müsabakayı kazanana verilecek olan beş yüz lira nakdi mükâfatı getirdi ise de Âkif Bey: “Ben müsabakaya girmedim; bu para bana ait değildir.”diye reddetti. Fakat muhasebecinin, “kanun metninde mükâfatın kazanana verileceği yazılıdır. Sizin marşınız kabul edilmiştir; bu para sizindir, Meclis kasasında kalamaz. Siz usulen tesellüm edin (teslim alın), sonra istediğinizi yaparsınız” diye ısrar etmesi üzerine Âkif Bey, parayı alıp Sarıkışla Hastanesi’ndeki yaralı gazilere hibe etmiştir.        

Seneler sonra bir gün, Saraçhanebaşı’ndaki evinde kendisini ziyaret ettiğim Âkif Bey’in çok samimi ahbabı olan Erzurum Mebusu Gözübüyükzâde Ziya Bey, bu mesele açıldığı zaman bana şu hatırasını anlattı: “Şâir Âkif Bey’e, “Yahu sen bu parayı neden almadın? Sırtında palton yok. Üstelik bana da iki yüz elli lira borcun var. Alıp da bari borcunu verseydin.” Dediğim zaman, merhum sert bir eda ile: “Borç başka bu iş başka!” diye bana mukabelede bulundu. Halbuki, ben Âkif Bey’in karakterini iyi bildiğim halde, sırf bir latife olsun diye mahsus böyle söylemiştim. (Yılların izi, Mahir İz, Kitabevi Yayınları 2.Baskı, sayfa 128-129)         

Güzel insan, samimi Müslüman. Âkif’ten daha öğreneceğimiz çok şeyler var. “Namuslu bir münevver nasıl olur?” sorusunun cevabı onda ayan beyan gözükmektedir. Çünkü o ilmin ve fikrin haysiyetini ayaklar altına düşürmeden, namuslu bir münevver olarak yaşamıştır. Sözde değil özde münevverdir o.

                                          (Recep ŞEN-2 Eylül 2012)

ŞİİR SANDIĞINDAN:

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

(Mehmet Akif Ersoy)

Haziran 10, 2017