DOSTLARIN ŞEHRİYDİ BU DİYAR


                  Ey gönüller tamir eden ustam söyle bana dostluk nedir, dost kimdir? Söyle ki bileyim, söyle ki inşirah bulayım, söyle ki ben de bu sırra ereyim. Bir hayat ki, yaşadığımız her şey alt üst, değerler tarumar. Tutulacak bir yanımız yok, her yanımız dökülüyor. Her sabah yüzümüzü okşayan sabah meltemiyle tertemiz halde güne merhaba derken, akşam yastığa başımızı koyup muhasebemizi yapmaya başladığımızda ise kirden kendimizi tanıyamaz hale geliyoruz.

                “Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu! ” bu ne hal, bu ne devran, bu ne gidişat? Söyle ustam, ne yapacağız biz? Şaşırdık kaldık bu kahpe dünyanın orta yerinde. Kime güvensek sırtımızdan hançerleniyoruz. Bakışlar sahte, sözler yalan, işler malayani. İnsan alçalırmış meğer gönül verdikçe dünyaya ve dünyalıklara. Mal, mülk, makam, mevki, para, şöhret, kişisel çıkarlar insanlıktan çıkarırmış meğer insanı. Dostları yabancı, kardeşleri düşman edermiş birbirine. Bir yol aç bize ustam! Söyle nerede o sağlam karakterli, sözünün eri yiğitler?

                Neden el olduk birbirimize söyle ustam? Ne oldu Yusuf yüzlü yiğitlerin çocuklarına? Nasıl düştüler bu hale? Birbirlerinin yüzüne bakamaz duruma nasıl geldiler? Kardeşine tebessümle bakmayı sadaka telakki eden neslin evlatlarının birbirine kayıtsızlığı neden? Neden bu hırsımız, öfkemiz? Niçin Yusuf’u kör kuyulara atma gayretindeyiz? Bir zamanlar güller açan bahçemizdeki ayrık otlarını ne vakit temizleyeceğiz? Dostluk ve yârenliğe ne zaman vesileler arayacağız? Birbirimizin arasını düzeltmek için çare ve çözümleri ne zaman ortaya koyacağız? Ne zaman samimi, içten ve yürekten davranacağız birbirimize? Birbirimize hile ve oyunlar kurmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Ne vakit önce kardeşimiz, yârenimiz diyeceğiz? Bu ferdiyetçilik nereye kadar sürecek böyle? Fitne ve fesat ateşine ne zaman su döküp söndüreceğiz? Aramızı bozmak isteyenlerin hile ve tuzaklarını ne zaman fark edeceğiz? Ayrılık gayrılık güdenlerin oyununu ne zaman bozacağız? Ne zaman kadrü kıymetini bileceğiz birlik ve beraberliğin? "Bünyan-ı marsus” olacağımız günler ne zaman gelecek? 

                   Birbirimize acımakta, yardımlaşmakta, hak ve hukukumuzu korumakta ne zaman yek vücut olacağız? Bizim coğrafyamızda gözyaşı, yoksulluk, kan ve acılar ne zaman dinecek? Dünyanın kuytu bir köşesinde ayağına diken batan kardeşimizin acısını ne vakit hissedeceğiz yüreğimizde? Bana ne, neme lazım anlayışından ne zaman kurtulacağız?

                   Ne zaman kapılarımızı kilitlemeden rahatça uyuyacağız? Birbirimize sonuna kadar güveneceğimiz günleri ne vakit göreceğiz? Söyle ustam, söyle ne olur! Farklılıklarımızı kabullenip insanca, dostça ve kardeşçe yaşamayı ne zaman öğreneceğiz? Mavi gök altında bize lütfedilen bunca nimeti ne zaman kardeşçe ve hakça paylaşacağız?

                  Âdem’in evlatları olduğumuzu ve hepimizin kardeş olduğunu ne vakit kabulleneceğiz? Bundan dolayı bir kardeşlik hukukuna sahip olduğumuzu ne vakit anlayacağız? Kardeşlik hukukunu ne zaman öğreneceğiz? Hayatımızda kardeşlik hukuku ne zaman yer bulacak? Ne zaman vazgeçeceğiz birbirimizi incitmekten, birbirimizi yormaktan, birbirimizi üzmekten? Nedir birbirimize ettiğimiz bu eza, bu cefa? Güzel günleri görmek, güzel günleri yaşamak bu kadar mı zor? Hepimizin önceliği millet ve vatan olmalı ki aynı hedefe sağlıklı yürüyelim, birlikte büyüyelim.

                 Evet ustam, sen derdin ya hani “En büyük eksiğimiz engin gönüllü olamayışımızdır.” Bugün her şeyimiz var. Paramız, pulumuz, ilmimiz, teknolojimiz, maddi kaynaklarımız… Tek eksiğimiz, Mevlana’nın ve Yunus’un tarif ettiği iç derinlikten mahrumiyet. Yunus'un gözüyle meselelere ve hayata bakmadıkça bize rahat yok. Bu hakikate bağlanıp, nefsi arzularımızdan kurtulmadıkça huzurlu bir toplum olamayacağımız aşikâr. Bugün onların bize bıraktığı manevi mirasa karşı lakayt haldeyiz. Sadece işin edebiyatını yapıyoruz. Yunus’un, Mevlana’nın sözleri dilimizde sadece. Onlarla aramızda bir kopukluk var. Niçin kaçıyoruz kendi özümüzden? Dünya niçin var, biz niçin varız? Okuyoruz, yazıyoruz fakat okuyup yazdıklarımız bizi niçin değiştirmiyor? Niçin canlı bir kitap olamıyoruz? Bizim coğrafyamızın çözmesi gereken temel mesele bu aslında.

                 Sözü, sözün sultanlarından Şark’ın yetiştirdiği büyük bilge Sadî-i Şirazi’ye verelim ve biz aradan çekilelim. Gönlünüze iyi bakın dostlar. Sürçü lisan ettikse affola.Söz Sadî-i Şirazi'nin:

                "Kimsede dostluk ve arkadaşlık göremiyorum.  Dostlara ne oldu? Ne zaman bitti sevgi? Dostlara ne oldu? Âb-ı hayat karardı. Ayağı uğurlu Hızır nerede? Yitirdi rengini gül; bahar rüzgârlarına ne oldu? Kimse demiyor, dostluğun da var bir hakkı hukuku. Ne geldi haktanırların başına? Dostlara ne oldu? Dostların şehriydi bu diyar, sevgililerin toprağı.  Sevgi nasıl bitti? Şehriyarlara ne oldu? Yıllar var ki; Mürüvvet madeninde lâl çıkmaz. Güneşin parlamasına, rüzgârın, yağmurun gayretine ne oldu? Başarı ve yücelik topunu ortaya atmışlar. Yok meydana çıkan kimse! Peki, atlılara ne oldu? Yüz binlerce çiçek açmış ama duyulmuyor kuş sesi. Bülbüllerin başına ne geldi? Hezârân'a ne oldu? Zühre güzel bir saz çalmıyor. Udu mu yandı yoksa? Kimsede sarhoşluk zevki yok. Mey içenlere ne oldu? Hâfız, ilahî sırları kimse bilemez; sus, konuşma.Kime soracaksın : Feleğin dönüşüne ne oldu?”

                                                                                                                                                  (Recep ŞEN-16 Haziran 2012)

ŞİİR SANDIĞINDAN: 

Güle gûş ettiremez boş yere bülbül inler,
Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler?
(Karamanlı Kâmi)


Günümüz Türkçesiyle:
Bülbül feryadını güle işittiremez boş yere inler,
Dostluk ve vefâ sayfasını (bu devirde) kim okur, kim dinler?

Haziran 04, 2017