BİR FETİH DESTANI


                   Ünlü Arap Seyyahı İbn-i Batuta, meşhur seyahatnâmesinde Anadolu için şöyle der:“Bilâd-ı Rum (Anadolu) denilen bu ülke, dünyanın en güzel memleketidir. Allah, güzelliklerini öteki ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya getirmiştir. Burada dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı yaşar ve en nefis yemekler pişirilir. Allah’ın yarattıkları içinde en şefkatli olanlar bunlardır ki, bundan ötürü bolluk bereket Şam’da, şefkat ise Anadolu’da denilmiştir ve bu sözle anılan ülke halkı kastedilmiştir.”(1)Ben de bu haftaki yazımda,  İbn-i Batuta’nın haklı olarak övdüğü mübarek Anadolu toprağının bir köşesine, en kuzeydeki ucuna, yani Sinop’a götürmek istiyorum sizleri.

                  Sinop’un caddeleri arasında yaklaşık yedi yüz yıllık bir hayat hikâyesinin peşine düşeceğiz bu yazımızda. Aslında Anadolu’nun dört bir yanında gönülden gönüle, dilden dile anlatılan fetih destanlarından bir tanesi bu anlatacağımız hayat hikâyesi. Kendisini vatan, millet ve din aşkı uğruna adamış bir alpereni, Bayraktar Mehmet Baba’yı tanıyacağız beraber.

         “Anadolu Selçuklu Sultanı I.İzzettin Keykavus 1214 yılında Sinop’u fethetmiş, kalesini onartarak şehri bir Türk limanı yapmıştı. Daha sonra Selçuklu sultanları II.İzzettin Keykavus ile IV.Rükneddin Kılıçarslan arasındaki taht kavgalarından faydalanan Bizanslılar Sinop’u yeniden ellerine geçirmişler, Garvas adlı birini de vali yapmışlardı. Bu durum ve Sinop’un elden çıkması Selçuklu veziri Muineddin Süleyman Pervane’yi çok üzüyordu. Sinop alınmalı ve Türk topraklarına katılmalıydı. 1267 yılına doğru ordularını topladı. Sinop’u denizden ve karadan kuşattı. Sinop kalesi denizden çok sarptı. Kalenin denize bakan duvarları çok yüksek, yüksek olduğu kadar da aşılması güç bir engeldi. Bu engel ortadan kalkarsa, ordu karadan kolayca kaleyi zapt edebilirdi. Türk denizcileri kaleye kıyıdan bir türlü yaklaştırılmıyor, ok yağmuruna tutuluyor ve kale bedenlerine tırmanmaya çalışan leventlerin üzerine kızgın katran serpiliyordu. Denizciler arasında Bayraktar Mehmet Baba adlı aksakallı, güngörmüş yaşlı olmasına rağmen dipdiri, çevik bir yiğit vardı ki kabına sığamıyordu. Elindeki sancağı sımsıkı tutuyor:

          - Bu sancağı bu kalenin burcuna dikemezsem,gözlerim açık giderim, diyordu.

          Sancak kaleye dikilecekti ama nasıl? O gece düşünüp taşındılar. Şafak sökmek üzere…  Karadeniz bütün hırçınlığıyla tekneleri dövüyor. Denizciler sabaha kadar gözlerini kırpmamışlar. Bayraktar Mehmet Baba, arkadaşlarına:

          - İşte tam zamanı. Düşman uykuda sayılır. Bu fırtınalı havada bizim hücuma geçeceğimizi kim bilebilir? Önce ben, kale bedenlerine yaklaşacağım. İp atıp tırmanırım. Ben işaret verince de siz yüklenirsiniz. Başarırsam ne âlâ… Başaramazsam şimdiden hakkınızı helal ediniz.

          Alaca karanlıkta kalenin bedenlerine yanaştı. Belindeki ipi çözdü. Burcun üzerine fırlattı. İp burcun dişlerinden birine takılmıştı. Palasını ağzına aldı. Bir anda burca tırmandı. Başarmıştı. Daha başka ipleri sarkıttı. Bu sırada burçtaki nöbetçilerden biri uyandı, uyku sersemliğiyle üzerine atıldı. Mehmet Baba, onun işini bitirivermişti. Öteki birkaçının da… Bu işler olup biterken burca tırmanan Türk denizcilerinin sayısı birdenbire artıvermişti. Güneş doğarken burçlarda kıyasıya bir dövüş başladı. Birkaç saat sonra Sinop Kalesi’nin en yüksek burcunda Türk Bayrağı dalgalanıyor, Bizanslı Tekfur, Sinop şehrini Selçuklular’a teslim ediyordu. Bu arada ordusuyla kaleye giren Vezir Süleyman Pervane, Bayraktar Mehmet Baba’yı buldurdu. Aksakalı kana bulanmış, gözleri şimşek şimşekti Mehmet Baba’nın. Süleyman Pervane:

         - Aferin! Sen bundan sonra Mehmet Baba değil, Fatih Baba’sın! Bu adla anılacak, bu adla bilineceksin. Sana bu şehrin dirliğini verdim, diyerek sırtını okşadı.

         Fatih Baba bundan sonra bir destan kahramanıdır artık. Zamanla söylentiler bu destanı olağanüstü olaylarla süsler. Dediklerine göre, o gün, düşman Sinop’taki bütün sarnıçları zehirlemişti. Türklere kapılarını açan Sinop’ta içecek bir damla su yoktu. Asker kaleye girdiği sırada Fatih Baba:

        -Sakın su içmeyiniz. Bütün sular zehirli. Bu yana geliniz. İçeceğiniz su burada diye haykırmıştı. Fatih Baba’nın yanına geldikleri zaman bir de ne görsünler, kılıcını dayadığı kayadan buz gibi sular akmakta.

          Gel zaman, git zaman, Sinop Candaroğulları’ndan Süleyman Bey’in eline geçer. Sinop’a vali olarak atanan Süleyman Bey’in oğlu İbrahim Paşa, Fatih Baba’nın mezarını buldurur. 1340 yılında, buraya bir mescit yaptırır. Bugün Sinop’ta, Sakarya Caddesi’nin başındaki Fatih Baba Mescidi o zaman yaptırılmış, zamanla onarımlar görmüştür. Fatih Baba’nın mezarı mescit mihrabının sağındaki pencere önündedir.(2)

         Sinop’a gittiğinizde mutlaka Fatih  Baba’yı ziyaret edin. Hükümet konağına yakın bir yerde, şehir merkezinde bulunuyor.  Camisi, Candaroğulları döneminde yapılmış, zaman içerisinde birçok onarım geçirmiş. Mimari özellikleri tamamen kaybolmuş vaziyette. Bizimkiler 70’li yıllarda yol genişletme çalışması yaparken caminin kuzey tarafından yıkıp kısaltmışlar biraz. Çok duyarlıyız ya bu konularda.

         Her köşesini bir yiğit bekler Anadolu’nun. Peygamberler, sahabeler, evliyalar,  arifler, âlimler, bilgeler, şühedalar yatar bağrında. İşte böyle mübarek, böyle âşık olunası bir toprağa sahiptir o. Ve o toprağın adı vatandır, candır, canandır. Yedi asrı aşmış bir fetih hadisesi bugün bu topraklarda hala bütün canlılığıyla yaşayabiliyorsa, emin olun ki bizim milletçe sırtımız yere gelmez. Yeter ki değerlerimizin farkına varalım, bilincinde olalım…

                                                                                                                                              (Recep ŞEN - 21 Şubat 2012)

ŞİİR SANDIĞINDAN:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insaniyetin,
Nur olup fışkırmışız ta sinesinden zulmetin.

(Mehmet Akif Ersoy) 

------- o ------

1.İsmet Parmaksızoğlu, İbn Batuta Seyahatnamesi’nden Seçmeler, KB. Yayınları, Ankara1981.                                                                                                                               

2. Mehmet Önder, Aldı Sözü Anadolu, Elips Kitap, 2.Baskı, s.75-76-77

 

Haziran 03, 2017