NE ZAMAN ANLAYACAĞIZ?


Menfaat veya para söz konusu olduğunda insanların birbirlerinin boğazına sarıldığı, daha çok kazanma uğruna helal ve haramın birbirine karıştırıldığı, adil paylaşımın bir kenara bırakıldığı, dünyanın dört bir köşesinde her gün göz göre göre insan haklarının çiğnendiği, yalancı baharlarla garip ve mazlumların ıstırabının dinmediği günleri yaşıyoruz. Yaşıyoruz ama yaşadığımız günlerin pek de farkında değiliz. Bir kısmımız hala anlamamakta direniyoruz bazı gerçekleri. Hayatımızı temelinden değiştirecek gerçeklerle yüzleşmekten korkuyoruz belki de.

Mevcut durumu muhafaza ederek yaşamak bazılarımızın da işine geliyor. Bu da ayrı bir mesele tabi. Niye derseniz paylaşmak, karşılıksız vermek, diğergam olmak, hakkı üstün tutmak, doğruya doğru eğriye eğri demek,mazlumun yanında olmak herkesin yapabileceği bir iş değil! Etrafımızda olup bitenleri sağlıklı değerlendiremiyoruz. Çünkü zihinler medya denilen o dev bütçeli küresel aygıtların işgali altında. Görsel medya, yazılı medya, sosyal medya vs. ile çepeçevre kuşatılmış vaziyetteyiz. Onlar nasıl derse öyle inanıyor, öyle yaşıyor ve öyle davranıyoruz. Böylece küresel güçler insanları istedikleri gibi yönlendirerek her geçen gün kendilerine tabi modern kölelerin sayılarını artırıyorlar.

Ya bizler ne haldeyiz? Ömür sermayemizi satarak kimimiz zenginlik, kimimiz şöhret, kimimiz mevki makam peşinde bitmek tükenmek bilmeyen bir hırsla koşup duruyoruz. Oysa ardından hırsla koştuğumuz bunca şey belli bir zaman sonra bizi yarı yolda bırakmayacak mı?. Şehir mezarlığının kapısından içeriye çok sevdiği dünyalıklarını getirebilen var mı? Geçici olan şeylere hırsla sarılarak anlamsız rekabete girip birbirimizle cedelleşmek yerine paylaşmayı becerebilsek her şey kendiliğinden yoluna girecek. Sahip olduğumuz mal, mülk, para bu dünyada kardeşçe, barış ve esenlik içerisinde yaşamamıza hizmet eden araçlar olmalı. Dünya ve dünyalıklarla ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Aramızda hayır hasenat gibi değerleri yaşatabilirsek birçok sıkıntımız hallolacak, hayatımıza da huzur ve bereket gelecek. 

Günümüz modern dünyasında güç ve iktidar hâla paranın. Bu anlamda garp cephesinde değişen bir şey yok. Durum böyle olunca her şey kazanmak, hem de daha çok kazanmak uğruna yapılıyor. Kazanmak için her yol mübah yani! Ayakta kalmak için acımayacaksın! Zihniyet bu modern dünyada! Tabi ki, bu durum böyle devam edecek değil! Çok temel bir yanılgının içerisindeyiz. Herşeyi ekonomi ile değerlendirir olduk. İnsanların ekonomik sorunları halledilince bütün dertlerinin biteceğini zannediyoruz. İnsanların ihtiyaç ve sorunları sadece ekonomik midir? Başka ihtiyaçları yok mudur insanın? Mesela, modern insanın en çok ihtiyaç duyduğu güvende olma, iç huzuru gibi temel ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaksınız? Ekonomi dediğiniz şey tek başına güven, emniyet ve iç huzuru verir mi insana? 

Modern insan, elindeki dünyalıkları birbirine üstünlük ve sömürü aracı haline getirmeye devam ettikçe kavgalar, didişmeler, krizler ve sıkıntılar gün geçtikçe artacaktır. Böyle giderse biz de her akşam ana haber bültenlerinde farklı bir insanlık dramını izlemeye devam edeceğiz. Bugün küresel şirketler, holdingler, bankalar haksız kazançla tatlı paralar kazanırken, Somali örneğinde olduğu gibi kendilerine insanca hayat layık görülmeyen bir diğer kesim ise yoksulluk içerisinde bir deri, bir kemik (adı yaşamaksa) yaşamaya çalşıyor. Bu yaşananlar insani değil! Bir dilim ekmeğe muhtaç, kollarında açlıktan can veren evladını gözyaşı ve çaresizlik içerisinde seyrediyor artık ana babalar bu modern çağda. Batılı yönetimler ise bu trajediyi görmemezlikten geliyor ısrarla. Şimdi, bu insanlık dramını hazırlayan ve kayıtsız kalan bir güç ve böyle bir sistem berdevam olabilir mi? Bunun adı modern haydutluk, soygunculuk değil de nedir? Elbette böyle bir ekonomik sistemin sürmesi mümkün değil! Zaten bu sistemin aktörleri olan ülkeler de sırasıyla ekonomik krizlere düçâr olmuş vaziyetteler. Bu krizlerden çıkıp sağ selamet sahile varmaları da mümkün gözükmüyor. Kriz her gün farklı bir boyutta derinleşiyor. Adaletsiz paylaşıma neden olan bu ülkeler şunu unutmamalıdırlar: Açlıktan, kucağındaki evladını kaybeden annenin ahı dünyada hüküm süren bu sömürü düzenini eninde sonunda yıkacaktır. 

O halde dünyanın bu gidişatından biz de kendi payımıza düşen dersi çıkarmalıyız. Zihinlerimizi hakikatin bilgisi olan ilme ve ardından da gönüllerimizi irfana açmak zorundayız. Sadece bilmek, öğrenmek, diploma sahibi olmak, ünvan ve kariyer yapmak sorunlarımızı çözmek için yeterli değildir.“Nice bilginler vardır ki, gerçek bilgiden, hakiki irfandan nasipsizdirler. Bu ilim sahipleri, bilgi hafızıdır, bilgi sevgilisi değil.” der Mevlana.

İlme ve irfana âşina olmadan sağlıklı bir yapı oluşturmamız mümkün değil! Bizim bedenimize bundan başka elbise uymaz. İlim ve irfan olmadan olmaz. Hele irfan olmadan hiç olmaz. Ne yaparsak yapalım irfansız yol alamayız. Yolumuz ilim mektebinden geçerken, Yunus’un öğretisine dayanan irfan mektebine de mutlaka uğramalıdır. Dünyaya ve insana Derviş Yunus' un gözüyle bakarak hayatı yeniden yorumlamalıyız. Çünkü bu topraklarda asırlarca güç ve iktidar böyle sağlanmıştır. İlim ve irfana yol verilmiştir. Adalet her şeyden üstün tutulmuştur. İşte böyle asil insani değerler sayesinde bu zor coğrafyada uzun soluklu devletler inşa ettik. Kim ne söylerse söylesin, bizim boyamız da mayamız da budur. Bu boya ve maya meselesi varlık sebebimizdir aslında bizim. Bu temel meseleyi idrak edemezsek Yahya Kemal'in söylediği gibi "hudutsuz ve hazin bir öksüzlük" bekliyor bizi gelecekte. Ne olur bir hüsran daha yaşamayalım!

Bizler hâla dedelerimizin yaptıklarını saymakla meşgulüz. Kuru kuruya övünüp duruyoruz. Dedelerimiz inançlarının gereğini yaptılar ve gittiler. Onlar tarih boyunca güzel işler (amel-i salih) yaparak insanlık âlemi için en güvenli sığınak oldular. Mazluma, kimsesize, garibana el uzattılar. Sadece insana mı el uzattılar? Merhamet ve şefkatte o kadar ileri gittiler ki, yaralı hayvanları tedavi etmek için hastaneler bile kurdular. Özünde merhamet ve şefkati barındıran koskocaman bir medeniyet kurdular. Bu bağlamda bize numune-i imtisal oldular. Giderken de bize kutsal bir emanet ve misyon devrettiler. Biz öldükten sonra bizim yaptıklarımızı sayıklayıp durun, onlarla övünün yeterlidir demediler. Onları iyi anlayıp,  yaptıklarını aşmamızı istediler. Dün, bugün, yarın birbirine eşit olmasın. Her gün, geçen günden bir adım önde olsun, çok çalışın dediler. Dünya çapında işlere imza atın. Bu büyük işleri yaparken de merkeze insanı oturtun. Herşey onun mutluluğu ve huzuru için olsun. Sakın ha zulmetmeyin, zulme de uğramayın! Rengine, diline, dinine, milliyetine bakmadan, kim olursa olsun gariplerin, mazlumların, kimsesizlerin, muhtaçların elinden tutun. İşte onların bize devrettiği misyon buydu. Dünyanın buhranlı günler yaşadığı şu demlerde kaybettiğimiz gerçeğimizle yeniden buluşma zorunluluğumuz var. Bu, hem bizim geleceğimiz ve hem de insanlığın geleceği için çok önemli. Başka yol yok!

Batı zihniyetinin insanlığa vereceği bir şey olmadığı artık ortada. Bu yıllardır yazıldı, çizildi, anlatıldı. Fakat bir kısmımız bu tespitlere pek aldırmadı. Bugün artık dün ortaya konulan bu tespitlerin birer birer gerçekleşmeye başladığını dünya gözüyle görmeye başladık. Batılılar insanlığa zulüm, sömürü, kan ve göz yaşından başka bir şey bırakmadılar. Bundan dolayıdır ki, insanlığın son umudu artık Türk insanındadır. Türk insanının da geleceği atalarından devraldığı vazifeye sahip çıkmakta olacaktır. Mensubu bulunduğu medeniyet ona böyle bir misyon yüklüyor. Bugün dünyanın birçok yerindeki mazlum insanlar Türk’ün başarısına kendi başarıları gibi seviniyor, ayyıldızlı bayrağımızı görünce yüzleri gülüyor ve kendileri için Türk’ü umut olarak görüyorlar. Ya biz kendimizi nasıl görüyoruz?

                                                                                                                                                       (Recep ŞEN - 28 Kasım 2011)

Haziran 03, 2017