KARAYALAK'IN KARA TAŞIYDIM BEN


                 Karayalak’ın kara taşıydım ben... Fırtınalı zamanlarımda karlar, yağmurlar eksik olmadı üzerimden. Kar, yağmur boran vurdukça her defasında buz kestim ben. Öyle zamanlarım da oldu ki, ağustos sıcaklarında yandım, kavruldum. Ah, ah deşmeyin derdimi! Bilir misiniz nice insanlar geldi geçti bu Karayalak Yaylasından? Hepsi de kara bağrımı çiğneyip yoluna devam etti. Hiçbirisi de eğilip bakmadı ayaklarının altında ne var diye. Oysa ben fark edilmeyi istedim hep. İstedim ama nafile… Farkeden olmadı ruhumun feryadını. Gelip geçenlere göre sıradan bir taştım işte, kapkara bir taş! Ben de, sizler gibi bir hayat yaşıyor ve nefes alıyordum ama siz bunun farkında değildiniz. Benim de bir dilim vardı anlayabilene. Ah, ne kadar yalnızdım bir bilseniz! Beni de bir dinleyen, anlayan olur mu acep diyerek ağladığım karanlık gecelerin dili olsa da size anlatsa derdimi. Ne olur beni dinleyin, feryadımı duyun, derdime ortak olun diye az mı çırpındım durdum.Bir zaman sonra anladım ki, bu dünyada eşyaya bakıp da ondaki gerçeği görenlerin sayısı çok azmış. Günler, geceler boyu bekledim. Hasretle yalvardım iyilere hizmet edeyim, onların binasında bir taş olayım diye. 

                 Ben, Karayalak’ın çalı ve dikenlerle dolu yamaçlarında fark edilmeyi bekleyen, sinesi hüzne mekân olmuş kocaman kapkara bir taşım, kara taş! Sırrımı kara bağrımda saklamışım yıllarca. Sırrıma sırdaş aramışım. Kimseye derdimi açıp, içimi dökememişim. Bir yanım noksan, bir yanım yarım halde huzursuz ve rahatsız yaşamışım. Bir mimarın elinde tamamlanmayı beklemiş, kendimi ona adamışım. Bu diken ve çalılık yurdundan beni kurtarıp kutlu ve maharetli ellerinde işleyecek mimara saklamış ve hazırlamışım kendimi…

                  Siz, beni hep taş olarak bildiniz. Hatta aranızdaki katı kalplileri bana benzettiniz. Hep haksızlık ettiniz bana. Hiç anlamadınız beni. Oysa benim de bir kalbim, o minicik kalbimde besleyip büyüttüğüm bir sevdam vardı. Benim de bir lisanım vardı. Ne yazık ki, siz bunu hiç anlayamadınız… Üzerime basıp geçtiniz öylesine. Bu taşların da dili var mıdır acep diye kaç taneniz merak etti?  Kaç taneniz eğilip sesime kulak verdi? Oysa ben sizin ayak seslerinizi dinledim, yanık türkülerinize eşlik ettim, kiminizin de gizli sırlarına şahit oldum. Kiminiz başını koynuma yasladı, gözyaşlarını döktü ağlayarak sineme. Ama siz hiç benim sinemdeki yangını fark edemediniz. Ne olacak işte, kapkara bir taştım ben sizin gözünüzde… 

Ben hep fark edilmeyi bekledim bunca zamandır. Bendeki bu sertliği, kabalığı, hamlığı giderecek, benden ortaya bir şaheser çıkaracak mimarı bekledim durdum yıllardır. İçimdeki hasrete, sevdaya dokunacak bir el bekledim sizin dünyanızdan. Sevdam, geçmişte Süleymaniye’nin, Selimiye’nin duvarlarında taş olma şerefine ermiş akranlarım gibi, bu asrın Mimar Sinan’ının yapısında ölümsüzleşmekti. O mimarın yapısında bir taş olabilmek ve bunun mutluluğu ile ebedi huzur içerisinde yaşamaktı. Ben hep bugünü bekledim. Hep bu hayalimin gerçekleşmesini diledim. Hep, beni şekillendirecek, bana ruh verecek o kutlu ve maharetli eli gözledim Karayalak’ın başından Karadeniz’e doğru bakarak. Hasretle ve sabırla beni şu Karayalak’ın çalılarının, dikenlerinin arasından çıkarıp, yapısında ölümsüzleştirecek mimarı bekledim durdum. İşte bana değecek o eli bekledim bunca zamandır; Karayalak’tan beni alıp hasretini duyduğum asli vatanıma kavuşturacak eli ...

Bekle, sabret dediler hep bana. Beklemesini bilmek, sabretmesini bilmek gerek dediler. Beklerken sabırla kemale ermek gerek dediler. Vakti var, saati var dediler. Sabırla beklerken bir gün şunun farkına vardım: İçimizde besleyip büyüttüğümüz güzel duygular, niyetler ve fikirlerle hayatımızın bir anlamı var. Tomurcuk açma derdi olmayan şu karşıdaki ağacı görüyor musunuz? O, ağaç değil odundur aslında. Ne yaprağı var ne de meyvesi, ondan odun olur ancak. İnsanların iyiler ve kötüler diye sınıflandırılmasının temel sebebi de bu değil mi? Gönlünü Yüce Rabbına verenle, şeytana dolayısıyla onun günümüz modernlik aldatmacasına kaptıranlar arasındaki fark da buradan gelmiyor mu?  Bir bakıyorsunuz gönlünü aşk-ı ilâhiye adamış o zarif yiğitler içerisinde bulundukları zaman ve mekâna anlam katarken, diğer taraftaki gafil ve bedbaht güruh ise sürekli herşeyi tüketerek şükürsüzce harcıyor. 

Ve o gün geldi… Bir bayram günüydü. Bugün gibi hatırlıyorum o günü. Bütün tazeliğiyle hatıramda sakladığım o gün, benim hayatımın dönüm noktasıydı. Bilgelik ve muhabbet şehrinin zarif yiğitleriydi gelenler. Bana misafir olmuşlardı. Anlamıştım, benim için ayrılık günüydü bugün. Bugün benim mimarım buradaydı. Beni farkedecek mimarım gelmişti ve o zarif yiğitlerin başında bir çadırın gölgesinde oturuyordu. Onu görmüş ve onun sözlerini duymuştum; ne mutlu bana! Ara sıra o derin nazarlarını benim bulunduğum tepeye çeviriyordu. O baktıkça ben huzur ve neşeyle doluyordum. Harflerle, kelimelerle tarif edilemeyecek bir neşe ve huzurdu bu... Ancak yaşanarak anlaşılabilecek bir hâldi benimkisi. 

Ayrılık zor olacaktı bunca yıllık mekânımdan ama buna değerdi. Bu zarif yiğitlerin peşi sıra gitmeye değerdi. Onlarla yeni bir maceraya başlamaya değerdi doğrusu. Yemekler yenildi, fokur fokur kaynayan ve inceden inceye inleyen kafkas semaveriyle çaylar içildi, yanık sesli yiğitler bağrımı dağlayan o güzel ezgilerini okudular. Olgun buğday başakları gibiydi o yiğitlerin herbiri. İçerisinde bulundukları iklimin tesirindendi belki de boyunlarının bükülmüş olması. Bir vav misali dalıp gitmişlerdi başka âlemlere. Bense karşı tepeden onları izliyor ve onlara eşlik ediyordum. 

Yemek, çay ve sohbetten sonra çalışma vaktine gelmişti sıra. Benim bulunduğum yamaca yöneldiler. Önce etrafımdaki çalılık ve dikenlikten kurtardılar beni. Sonra da yıllardır mekânım olan kara topraktan ayırdılar bedenimi. Sonra beni bulunduğum tepeden aşağıdaki düzlüğe yuvarladılar. İlk yolculuğum böyle başlamıştı. Beni yuvarlarken mimarımın yüzündeki sevinci görmüştüm. Bir çocuk gibi neşeli ve sevinçliydi. Sevincinden yerinde duramıyordu. Hoşgeldin aramıza dedi. Uzun uzun baktı bana. Belki de geleceği seyrediyordu bende. Ruhum ve bedenim onun kontrolündeydi artık. Kendimi ona teslim etmiştim. Asıl vatanıma gitmenin sevinciyle doluydum. Beni bir kamyona koydular ve duvarında taş olmakla gurur duyduğum caminin bahçesine bıraktılar. Gel zaman, git zaman kendimi Eynesil Yeşil Cami’de, üzerinde ana kubbenin yükseldiği dört ana kemerden birinde buldum. Yeşil Cami öyle bir eserdi ki, Beylikler dönemi, Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden ilham alınarak yapılıyordu. Onları birebir kopya ve taklit etmeden ama onlardan mülhem olarak yeni bir şaheser ortaya çıkıyordu masmavi Karadeniz’in kıyısında ve ben bu şaheserin kubbesini tutatan kemerde bir taş oluyordum. Benim için en büyük bahtiyarlıktı bu. Ben, başından fırtınalar eksik olmayan Karayalak’ın kara taşıydım bir zamanlar. Şimdi ise bir padişahın yapısında taş olmuştum.  

Kendisinden önce yapılmış tarihi eserlere göre birçok açıdan farklılık arzediyordu Eynesil Yeşil Camii. Onlarda olmayan birçok özellikler vardı bizde. İşte bu özellikler sayesinde kendi tarzını oluşturmuştu Eynesil Yeşil Camii. Bu arada bizi şekillendiren ustalarımızın da akademik anlamda hiçbir mimari ve mühendislik eğitimi almadığını belirteyim. Bir de, Mimar Sinan’ın eserlerinde devlet ve devlet ricalinin desteği vardı. Bu camide böyle bir imkân yok. Tamamen, Yeşil Cami'nin yapılış felsefesine gönül vermiş insanların ve halkın bağışlarıyla yapılıyor.

Yeşil caminin her köşesinde kullanılan malzeme tamamen kesme taştan. Her biri benim gibi bir maceranın içerisinden geliyor. Mukarnaslar, kemer ayakları, aslan göğüslerindeki tromplar, kubbe hepsi kesme taştan. Evet, yanlış duymadınız kubbe de taştan. Hatta kubbedeki süslemeler bile taş kullanılarak yapıldı. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ilk kez yapılan bu sanatkârane uygulama mimari tarihimizdeki yerini almıştır. Taşlar oyularak, şekil verilerek o güzelim süslemeler ortaya çıkmıştır. Yani bizim camimizde kalem, fırça, boya, alçı, fayans, çini gibi malzemeler yerine benim gibi taşlar tercih edildi ve taşlar konuşturuldu. Yani mimarımız sanatını bizim üzerimizde göstermeyi yeğledi. Bizimle uğraşmak, bizi şekillendirmek emek, zaman ve sabır ister. Bu zor iştir elbet. Büyük hayalleri olan, geniş ufku olanlar için bu zorluğu aşıp mükemmel bir eser ortaya koymak hiç de güç olmasa gerek. Peki, bütün bunlar nasıl oluyor ve nasıl yapılıyordu? Bu çağda hiçbir akademik eğitim almadan Mimar Sinan tarzında orjinal bir eserin ortaya konulmuş olması öyle üzerinde düşünülmeden atlanacak bir mevzu değil. Peki, bu eserin Mimarı ve ustaları bunu nasıl başardılar? Bence asıl üzerinde düşünülmesi gereken nokta budur. Biliyorum sizde merak ediyorsunuz benim gibi bu başarının sırrını. Ben de ipucu olarak size ancak şunu söyleyebilirim. Ustalarıma sorarsanız rehberimiz Mimar Sinan diyorlar hep. Siz en iyisi mi bu merakınızı gidermek için buyurun misafirimiz olun; geniş iç mekân ve o muhteşem kubbe altında cami içerisindeki havayı teneffüs edin bence. Belki şifreyi o zaman çözebilirsiniz. Belki kulağınıza bir şeyler fısıldar bu güzel mabed.

Duygu, estetik, muhabbet, asalet ve sadelikle dün, bugün ve geleceğin sentezini zevkle seyredebilirsiniz bu eserde.  Bizim üzerimizdeki dekoratif taş işçiliğinin benzerlerini Selçuklu eserlerinde de görebilirsiniz. Çok hoş! Bazen ben de kendimi tanıyamıyorum. Acaba bu ben miyim diye şüpheye düştüğüm zamanlar oluyor. Sahi bu görünen ben miyim sizce? 

Cami içerisindeki tezyinat süs olsun diye değil, gereklilik arzettiği için yapılmıştır. Müslüman Türk’ün ince ve derviş ruhu üzerimize adeta dantel gibi işlendi. Ustalarımız sadeliğe, yani derviş sadeliğine çok önem veriyorlar. Dışarıdan cami çok sadedir ama asıl güzellik iç mimaride saklıdır. İç mekânın  aydınlık ve ferahlığı sizi sarar. Tıpkı insanda olduğu gibi. İnsanın da güzelliği içinde saklı değil mi? Zaten bu eser de insanı anlatıyor. İnsan-ı kâmili tasvir ediyor bize aslında. Cami içerisindeki renkler, ölçüler, desenler, tüm detaylar uyum içinde ve herşey yerli yerinde. Uzaktan baktığınızda içerideki bu uyumu, deniz ve yeşillikle iç içe bir halde dışarıda da görürsünüz. 

Caminin mimarının zerafeti, mütevaziliği, merhameti, şefkati, sevgisi, ufku ve hayata bakışı benim gibi kara taşların üzerinde tecelli ederek ortaya bu güzel şaheser çıkmıştır. Her ne kadar bize ruh veren mimarımız, Eynesil ilçesine bağlı Ören Beldesinden Hacı Mustafa Eren Efendi Hazretleri (1926-1991) dâr-ı bekâya irtihal etmiş olsa da, yetiştirdiği zarif yiğitler onun mirasına uygun şekilde bu eseri devam ettiriyorlar. Caminin asıl banisi, gönüllerin ve camilerin mimarının adı geçmez bu ve bundan önceki yaptığı eserlerin hiçbir yerinde. Hatta Yeşil Cami'nin hemen yanı başında bulunan kabrini ziyaret ettiğinizde kabir taşında adının yazmadığını görürsünüz. O, şan ve şöhretten uzak bir şekilde kendini böyle halk içinde gizlemeyi severdi. 

Derviş gönüllü yiğitlerin dünya gözüyle bir daha göremeyeceği o son mesut rüyanın aziz hatırasını saklar bu cami. Ve o aziz hatıradan yâdigârdır bugünlere. Hep o rüyanın özlemi içerisindedir o zarif yiğitler. Bu güzel camiye her gelişlerinde yüzlerinden ve gözlerinden okuyabiliyorum bu özlemlerini. Yıllar geçse de onların içindeki özlem hiç bitmiyor. Bu caminin duvarlarındaki biz taşlar hep bu özlemle, fokur fokur kaynayan semaverin başında yudumlanan çaylarla, yanık ezgilerle duvarlardaki yerlerimize yerleştirildik. Çünkü o zarif yiğitler asıl mimarlarını kaybedeli yirmi yıl olmuştu. O zarif yiğitlerin gönüllerindeki ilahi tutkudur taşlarda tezahür eden zerafet ve camiye girdiğinizde sizi saran ılık samimiyet. Uzun zamandan beri hasret duyulan Müslüman Türk’ün kimliğinin tecellisi olacak dünya çapında büyük projelerin habercisidir Eynesil Yeşil Camii. Bu anlamda asil bir işe başlanmıştır ve inşallah tamamlandığında da bu vazife ifâ edilmiş olacaktır. 

Bugün Mimar Sinan çizgisinin yakalandığı ve hatta aşıldığı bu eserde biz taşlar aşk ile dile gelerek İslam’ın yüceliğini haykırıyoruz dünyaya. Camiye girdiğinizde sizi saran huşu ve huzurla biz taşların da ruhu olduğunu hisseder ve bu mabedde size farklı bir lisanla hoş mesajlar sunulduğunu anlarsınız. Her aşk da olduğu gibi aşkla inşa edilen bu eserde de bir sır saklıdır ve bu sırrı da ancak ona vakıf olanlar çözebilir.

Bana bu güzellik ve estetiği bahşeden zarif yiğitler, şimdi mesut ve bahtiyar olarak caminin ana kubbesini tutan kemerdeki yerimden sizleri izliyorum. Her şeyimi size borçluyum. Beni saf ve tertemiz hale getirip asil ruhunuzdaki muhabbet ve güzelliği işlediniz bağrıma. Evet dostlarım, bendeki gördüğünüz güzellik o zarif yiğitlerden… Ben neydim ki, Karayalak’ın kaba saba, kapkara taşıydım ben! 

                                                                                                                                                   (Recep ŞEN - 17 Ağustos 2011)

Haziran 03, 2017