BİZİM ŞEHİRLERİMİZ


            Günümüzün modern kent kavramı bana hep soğuk, yabancı ve sıkıcı gelmiştir. Çünkü modern kent deyince benim zihnimde, bizim mahalleyi işgal eden, yeşil alanın canına okuyan, boş bulduğu toprağı betonla doldurup arsızca göğe yükselen çok katlı, kibirli binalar canlanıyor. Bu yüzden pek barışıp sevişemedik modern kent kavramıyla. Şehir kelimesi daha yakın, daha sıcak ve daha sevecen geliyor bana. Hatta onunla aramızda kuvvetli bir bağ olduğunu söyleyebilirim size. Belki bu bağı Hacı Bayram Veli Hazretleri'nin şu sözü ile daha güzel ifade etmek mümkün:"”Ben dahi bile yapıldım taş ve toprak arasında.” Kâh o, benim dilimle konuşur kâh ben, onun diliyle konuşurum. Biz şehri kurarken şehirde bizi yeni baştan kurar.

           Şehirler insan, tarih ve coğrafyanın zaman içerisinde tesis ettiği kalbi ve ruhaniyeti olan organizasyonlardır. Aynı zamanda insan ve toplumun aynasıdır. Bu anlamda bizim şehirlerimiz Müslüman Türk’ün ortaya koyduğu Türk-İslam eserleri sergisidir adeta. Başka bir deyişle açık hava müzesidir. Medeniyetimizin en karakteristik özellikleri şehirlerimizin çehresinden yansır cihana.

           Günümüz modern kentleri üstlerindeki çok katlı gösterişli binalar, oto yollar, devasa iş merkezleri, küresel şirketler, fabrikalar ve bankalarla varlığını sürdürür. Sermayesi, değer ölçüsü, dayanağı varsa yoksa bunlardır. Kalpten ve ruhaniyetten yoksundurlar. Bu yüzden modern Batı kenti ufacık bir krize tahammül edemez. Parasını kaybettiğinde işi biter onun. Bizim şehirlerimiz böyle değildir. Hem üstündeki, hem de altındaki maddi ve manevi değerlerle varlığını idame ettirir. Mezarlıklarında yatanları asla unutmaz; onların bıraktığı manevi mirasa sahip çıkar. Bizim şehirlerimiz kuruluşunu, gelişmesini ve geleceğini bu manevi miras üzerine bina etmiştir. İnsanlarımız maddi olan her şeye ruhunun güzelliğinden adeta bir esvap biçip giydirmiş ve şehrini onunla süslemiştir. Bizde şehirler tarihi süreç içerisinde gelişir, değişir ama devraldığı genlerinde var olan mirastan asla sapmaz. Bu anlamda şehirlerimiz kadim bir uygarlığı sinesinde barındırır. Müslüman Türk'ün şehrinde alâmet-i farika diyebileceğimiz üç önemli haslet vardır: Paylaşım, şefkat ve muhabbet. Biz bu özelliklerimizle tarih boyunca savaş, deprem, salgın hastalıklar gibi birçok badireyi sağ salim atlatarak ayakta kalmasını bildik. Bunlar bizim hayat sigortalarımız. Ya modern Batı kentlerinin hayat sigortaları, onlara ne kadar güvenebilirsiniz?

           Hikâyesi olmayanın geçmişi de olmaz, geleceği de. Bu anlamda bizim şehirlerimizin her birinin ayrı bir hikâyesi, efsanesi vardır. Hikâyesi olmayan şehir yoktur bizde. Bu gizemli şehir hikâyelerinin ardına düştüğümüzde kendimizi tarihin derinliklerinde buluruz. Kim bilir belki de tarih, kronolojik olayların ardarda sıralanmasından ziyade bu hikâye ve efsanelerde saklıdır. Şehirlerimiz, modern Batı kentlerinden bu köklü ve sağlam geçmişiyle de ayrılır. Hatta bizim şehirlerimizin gizli kahramanları gönül insanlarıdır, Hak dostu evliyalardır, bilgelerdir. Birçoğu adını, sanını saklasa da şehri şehir yapan bu gizli kahramanlardır aslında. Bu gönül adamları şehirlerde mevcut olan ruhaniyetin mimarıdır. Kısacası insanıyla, binasıyla, mahallesiyle, tarihiyle, ruhaniyetiyle canlı bir yapıdır şehir. Hayat vardır onda. O, hem geçmişi, hem geleceği yaşatırken hali hazırdaki hayatımızı da âsude bir şekilde sürdürme imkânı sunar bize. Her şey ahenk içerisinde, yerli yerindedir bizim şehirlerimizde; kargaşa ve kaosa asla yer yoktur. 

           Mütevazidir bizim şehirlerimiz. Her biri ayrı haslet ile meşhur ve maruftur. İşte size yedi bölgeden birer şehir: Karadeniz'den şehzadeler şehri Amasya, Doğu Anadolu'dan sultan şehir Sivas, Marmara'dan cihan şehri İstanbul, Ege'den sultanlar yetiştiren Manisa, Akdeniz'den yiğitler şehri Kahramanmaraş, İç Anadolu'dan muhabbet şehri Konya, Güneydoğu Anadolu'dan peygamberler şehri Şanlıurfa. Bunlar gibi daha niceleri... Günümüz modern kentleri gibi asla mağrur ve kibirli değildir bizim şehirlerimiz. Mesela, bizim geleneğimizde öyle çok katlı arsız ve zevksiz beton yığını evler göremezsiniz. Devlet binası olarak Topkapı Sarayı'nı, sivil mimari olarak da Anadolu'daki konakları incelemeniz yeterlidir bunun için. Evlerin yüksekliği ağaçların boylarını geçmez. . Bu edebe hep riayet edilmiştir bizde. Pencereler, kapılar birbirine komşudur. Gönüllerimizin güzelliği yapılarımızdaki taşlarda estetik bir zarafete dönüşür. Bu zarafet bazen bir kitabede beyitle dillenir, bazen de ahşap bir minberde eşsiz motif olur. 

             Son yıllarda gözbebeğimiz İstanbul’un gelecekteki vizyonu üzerine yapılan tartışmalarda bu şehrimizin cihan şehri hatta dünya ölçeğinde bir finans merkezi olması gerektiğinden bahsediliyor. Doğrudur ve bu bizim için milli bir hedef olmalıdır. Yetkililerden ricamız, bu hedefe doğru yürürken İstanbul'un elde kalan tarihi dokusuna ve silüetine sahip çıkılsın. İstanbul’u İstanbul yapanların, onu bütün dünyanın imrendiği ve hayran kaldığı şehir haline getirenlerin ruhunu sızlatmayalım. İstanbul’un bizim için bambaşka bir anlamı var. İstanbul, İslâm Medeniyetinin sembol şehirlerindendir. Bu medeniyet İstanbul’da tam manasıyla kendini gösterir. Türk'ün İslâm'ı yaşayış ve yorumlayış şeklidir İstanbul. Barışın, hoşgörünün ve beraber yaşamanın adıdır.

            Son yıllarda hepimizi kaygılandıran bir diğer husus da, şehirlerimizin kendisine mahsus renk, musiki ve mimariyi, kısaca ruhunu kaybetmeye başlamış olmasıdır. Değişirken, gelişirken özden uzaklaşılmasıdır. Yeniye karşı değiliz elbette. Eskiyi aynen taklit ve tekrar edelim de demiyoruz. Demek istediğimiz şu: Eski eserlerimizden ilham alarak günümüz anlayışıyla evrensel manada büyük sanat eserleri ortaya çıkarmak, kendi orijinal tarzımızı oluşturmak. Bugün yapmamız gereken en önemli işlerden bir tanesidir bu. Aynı zaman da milli bir vecibedir üzerimizde. Eğitim sistemimiz de dünya çapında orijinal ve devasa projelere imza atabilecek ufuk ve vizyon sahibi, bu çağın Sinan’larını yetiştirmeyi kendisine hedef edinmeli. Bizim varoluş kodlarımızın saklı olduğu eski eserlerimizi bir açık hava müzesi mantığı içerisinde gözümüzün bebeği gibi korumalıyız. Geçmişte bu konuda, kendi medeniyetine bigâne kalan zihniyetler yüzünden çok ihmaller yaşandı. Son yıllarda yapılan restorasyon çalışmaları ile bir çok tarihi eserimiz harap olmaktan kurtulup, gün yüzüne çıkmıştır. Kültür ve medeniyetimiz adına takdire şayan bir çalışmadır bu. Bu restorasyon çalışmalarının yanı sıra, zamanında kimlikli ve kişilikli şehirler oluşturma çabası içerisine girseydik, bugün şehircilik adına modern zindan şehirler ortaya çıkmazdı. Zindan şehirler diyorum çünkü beni sıkıyor, hatta boğuyor. Nefes alamıyorum!

             Biz şehirler kurarken, bizden önce o şehirde yaşayan kültürlere saygılı davranmışız. Yakıp yıkmamış, tam aksine onların da bizim kültürümüz içerisinde yaşamasını sağlamışız. Onlarla birlikte haşır neşir olmuşuz, yan yana hayat sürmüşüz. Yeryüzünde böyle bir millet, böyle bir medeniyet bulamazsınız. Bu sadece bize has bir özelliktir. Anadolu’da birçok Türk mezarı, Roma ve Bizans taşlarıyla yan yana yatar. Belki de, bizimkilerin engin hoşgörü ve muhabbet dolu dünyalarında bu taşlar yumuşayıp bir başka huzurun farkına varmışlardır ne dersiniz?

             Şehir bahsinde Sinan’ı ve yetiştiği ortamı doğru anlamalıyız. O, öyle bir dehadır ki, Osmanlı coğrafyasında onun imzasının olmadığı çok az şehir vardır. Doksan sekiz senelik hayatına dört yüze yakın şaheser sığdırabilmiştir. Kanuni döneminde elli yaşındayken mimarbaşı olmuş, İkinci Selim ve Sultan Murat devirlerinde de bu görevini sürdürmüştür. Sinan deyince kubbesi, minaresi, camisi, köprüsü, hanı, hamamı, sarayı, medresesi ve daha birçok mimari türler ile Müslüman Türk şehri akla gelir. Bütün bu eserlere Gazi Alperenlerin, derviş gönüllü yiğitlerin aşk u sevdaları, imanları, geleceğe dair hülyaları, nefesleri, alın terleri şekil vermiştir. Macaristan içlerinden, Basra Körfezi’ne kadar birer birer serpiştirmiştir Sinan şaheserlerini.

              Şehir bahsinde Evliya Çelebi'mizi hatırlamamak olur mu? Elinde kalem kâğıt ömrünün yarım asırlık bölümünü Osmanlı topraklarını gezerek geçirmiştir. O, bizim şehirlerimizi bütün zenginliğiyle projeksiyon cihazı gibi zihnimizin beyaz perdesine yansıtan milli kahramandır. Meşhur Seyahatname adlı eserinde bizim şehirlerimiz maddi ve manevi değerleriyle gündeme gelir. Hikâyeler, inançlar, türküler, maniler,  şiirler, efsaneler, masallar, eğlenceler, halk oyunları, kılık-kıyafetler, düğünler, her yönüyle sosyal hayat, insanların hayat tarzları, sanat ve zanaat erbabının eserleri, konaklar, evler, hanlar, camiler, mescitler, kaleler, çeşmeler, surlar, saraylar, hamamlar, kuleler, yollar onun Seyahatname’sine konu olur. Hayranı olduğumuz o şehirleri bugün bilgi, belge ve bütün canlılığıyla Evliya’dan öğreniyoruz. Onun mütebessim çehresi ve hoş anlatımıyla gençlerimizin mutlaka tanışması lazım. Geleceğin şehirlerini kuracak olan yeni nesillerin Sinan ve Evliya Çelebi'den öğreneceği çok şey var.

             Beraber yaşama kültürü hakimdi bizim şehirlerimizde. İnsanlarımız mahallelerinde bir vücudun organları gibi birbirlerine bağlıydılar. Birlikte güler, birlikte üzülürlerdi. Para pul, etnisite, inançların farklılığı beraber yaşamalarına engel değildi. Ne zaman ki, mahalleyi çok katlı gökdelenler istila etti, biz de toplu yaşama kültürünü kaybettik. 

             Bizim şehirlerimizde zaferler, acılar, sevdalar, inançlar, mimari şaheserler, şiirler, nağmeler, hikâyeler, destanlar, menkıbeler okumasını bilen idraklere çok şeyler anlatır. Yeter ki, önyargısız okumayı becerebilelim.

            1071’ de Anadolu’nun kapılarını bize açan ceddimiz Sultan Alparslan savaş meydanına kurulmuş otağında nasıl bir düş kurmuştu bu toprakların geleceğine dair? Diyar-ı Rum’u asırlardır susuzluğunu çektiği kutlu idealle nasıl buluşturmuştu? O günkü hayalinde bugünler nasıl canlanmıştı? Var mısınız bütün bu soruların cevabını canlı hayat kitabı olan şehirlerimizden okumaya? Çünkü bu mübarek coğrafyada ırmağı, dağı, ovası, köyü, şehri, insanlarıyla okunup keşfedilecek çok değer var.

             “Aynı güneş altında çamaşırlarını kurutan” bu toprakların çocukları, haydi mazideki hayat pınarımızdan ab-ı hayat içmeye, haydi bu toprakları yeniden keşfetmeye!      

                                                                                                                                                                    (Recep ŞEN-22.04.2010)

Mayıs 28, 2017