BİR BAŞKA AÇIDAN ÖĞRETMENLİK


Öğretmenlik, bir takım şekilci anlayış ve formalitelere dayalı, belli kalıplara sıkıştırılmış şablonlar içerisinde yapılabilecek bir meslek değildir. Böyle bir anlayış olsa olsa sadece para kazanmaya matuf bir uğraş olur. Evet, öğretmen zahirde memurdur, geçimini öğretmenlik mesleği sayesinde temin eder ama özde insan yetiştiren mimardır.

İtiraf etmeliyim ki, bir kısmımız hala şekilcilik, formalite ve şablonlar etrafında boşa yorulup durmaktayız. Oysa öğretmenlik bu değil. Öğretmenlik daha farklı bir yaklaşım gerektirir. Öğretmen, bağımsız ve hür düşünebilen, aynı zamanda özgün olmayı becerebilen münevver insandır. O, kendisini şekilciliğe ve içine sokulmak istendiği şablona feda edemez. Gönül adamı olmaktır, gönüllere girmektir öğretmenliğin püf noktası.

Hatırlıyorsanız, bir zamanlar elimizde kalem sayfalarca yıllık, ünite ve günlük planlar yazardık. Hatta belli standart ve şablonları vardı bu plan yazma işinin. Biz öğretmenler o zaman da bu işin fayda getirmeyeceğini, formalite olduğunu her platformda söylemiştik. Formaliteden ibaret sayfalarca plan yazmak yerine, sade ve uygulanabilir bir plan yapmak daha mantıklıydı bize göre. Neyse ki uzun süren bu aşamadan sonra, sonunda eğitim alanındaki teknolojik gelişmeler bizi doğru ve makul olan bir noktaya getirdi. Bilgisayar, internet ve Bakanlığımızın bastırdığı öğretmen kılavuz kitapları işimizi bir nebze olsun kolaylaştırdı. Artık sayfalarca yıllık, ünite ve günlük plan yazmaya uğraşmıyoruz. Bunun yerine zamanımızı alanımızla ilgili daha fazla araştırma yapmaya, okumaya ve öğrencilerimize ayırıyoruz. Aynı zamanda ders konularıyla ilgili etkinlikleri rahatça hazırlama fırsatı da doğmuş oluyor bize. Her zaman söylüyoruz formalite ve şekilcilik yaratıcılığı ve özgünlüğü köreltiyor hatta öldürüyor.

Bizim arzuladığımız, eğitim açısından fayda getirmeyen formalite işlerle uğraşmak yerine daha etkin ve daha aktif öğretmenlik yapma imkân ve fırsatı yakalamak. Yıllar sonra, öğretmeye çalışarak öğretemediğimizi anladık. Zaten bir şeyleri dayatarak, ısrarla (öğrencinin aktif olmadığı eğitim öğretim ortamında) sürekli anlatarak sonuç alamıyoruz. İnsan kıpırdamadan, sessizce karşısındakini ne kadar süre dinleyebilir ki? Dinler gibi görünür ama içten içe isyan eder. Kalıbı sizle aklı başkalarıyla olur. Bir de bize dayatılmaya çalışılan her şeye tepki gösteririz. Eğer öğrenciysek tepkimizi dersten kaçarak, yaramazlık yaparak ya da ders dışı başka şeylerle uğraşarak gösterir, dersi dinlemeyiz.

Bu durumda öğretim metotlarımızı gözden geçirmek değil midir en doğru olan yol? Öğretmen sürekli anlatmak yerine hazırladığı öğrenci merkezli ders etkinlikleriyle öğrencilerini aktif hale getirmelidir. Bu etkinliklerin uygulanış sürecinde öğrencilerine rehber olmalı, sadece süreci yönetmelidir.  

Yeniden daha verimli, yararlı ve kalıcı eğitim ve öğretimi nasıl gerçekleştiririz bunun yollarını düşünmeli ve aramalıyız. Çoklu zekâ kuramı, öğrenci merkezli ders, aktif öğrenme, öğrenmeyi öğrenme, eğitim alanındaki teknolojik gelişmelere ayak uydurma gibi farklı yaklaşımlar bize bu noktada yeni ufuklar açacaktır.

Çocuklarımıza, başarısız olduklarında yılgınlığa düşmek yerine onlara öğrenme yöntemlerini gözden geçirerek değiştirmelerini önermek eğitim öğretimde bizi belli bir başarı noktasına ulaştırabilir.

Öğrenmeyi öğretmeliyiz çocuklarımıza. Örneğin kelimelerin anlamlarını anlatıp yazdırmak yerine sözlük kullanmayı öğretelim. Doğru ve etkin biçimde sözlük kullanmayı öğrenen çocuk, anlamını bilemediği kelimeyle karşılaştığında direk sözlüğe başvuracaktır. Ama ezberci çocuk, birisinin bu kelimenin anlamını ona yazdırmasını veya anlatmasını bekleyecektir. Hayatını da böyle sürdürecektir bu özelliğe sahip çocuklar. Hep başkalarından bekleyeceklerdir ömürleri boyunca. Çocuklarımıza bilgiye ulaşma ve ondan yararlanma yollarını öğretebilirsek, onlara en büyük iyiliği yapmış oluruz. Bu sayede en çetin problemlerin bile üstesinden gelebileceklerdir. Başkalarının düşüncelerini tekrarlamak yerine, kendilerine ait özgün fikirler ortaya koyacaklar ve bizleri şaşırtacaklardır.

Kara tahtanın önünde öğrencilerimizle karşı karşıya geldiğimizde onlara asık ve sert yüzümüzü değil güler yüzümüzü göstermeliyiz. Her ne olursa olsun öğretmen asık suratlı olmamalıdır.

Çocukların problemleriyle ilgilenmek, onlara değer verdiğimizi göstermek, şefkat ve merhametle muamele etmek, başlarını okşamak, yapılacak çalışmaları onlarla beraber planlamak, beraber karar almak ve uygulamak, duyguları paylaşmak, sevgimizi onlara cömertçe sunmaktır esas öğretmenlik.

Öğretmenler ve veliler olarak çocuklarımıza çok aşırı bilgi yüklemesi yapıyoruz. Bu noktada velilerimizin de aşırı talepkâr olduklarını görmekteyiz. Çok şey vermek istiyoruz onlara. Çok şey vereceğiz derken her şeyi allak bullak edip almaları gereken ana ders konularını bile sağlıklı kavratamıyoruz. Çocuk açlık çekiyor. Biz de yavrum sen açsın deyip bir tencere yemeği zorla ona yedirmeye çalışıyoruz. Hâlbuki o bir tabak yemekle doyacaktır. Onu doyuracağız derken farkında olmadan hayatına kastediyoruz. Bir sürü bilgi yüklüyoruz çocuklarımıza. Bu yanlış bir anlayıştır. Onların yaşları ve yaşlarına bağlı olarak gelişim özelliklerini eğitim öğretim faaliyetlerinde göz ardı etmek büyük bir hata olur. Çocuklarımıza kaldıramayacakları yükü yüklemenin ne faydası var. Zaten ezberlemeye çalıştığı için kısa bir süre sonra o bilgileri de unutacaktır. Doğru olan hayatta kullanacağı bilgi ve becerileri kazandırmaktır çocuğa. Aşırı bilgi yüklemek yerine bilgi kaynaklarını tanıtmak, o kaynakları etkin ve doğru bir şekilde kullanmayı öğretmek daha akıllıca değil mi?

Oyuna, masala, hikâyeye doymadan sınıflara dolduruyoruz çocuklarımızı. Onların dünyasına hiç de uygun olmayan, kuru ve yavan sınıf ortamları çocuklarımız için birer hapishane halini alıyor. Şimdi böyle bir ortamda çocuğa nasıl eğitim öğretim vereceğiz? Örneğin, az okuyan bir milletiz, okumuyoruz diye şikâyet ediyoruz. Sorarım size böyle bir ortamda çocuğa kitap okuma alışkanlığını nasıl kazandıracak ve kitap okumayı sevimli bir iş haline nasıl getireceksiniz? Böyle bir ortamda demokratik hayat kültürünü, hoşgörüyü, sevgi ve saygıyı, birlikte yaşama adabını nasıl öğreteceğiz? Bulunduğu ortamda kendisi mutlu olamayan, huzuru bulamayan çocuklarımız başkalarını nasıl mutlu edebilir ki?

Kesinlikle sınıflarımızı çocukların dünyasına uygun hale getirmeliyiz. Sınıfları çocuklara uygun hale getirelim diyoruz ama dışarısı çok mu iyi? Hayır, iyi değil! Şehirlerimizin her yerini beton yığınlarıyla doldurduk, çocuklarımıza oyun alanı bırakmadık. Onların oyun alanlarını katlettik. Biz onları masallarla, oyunlarla eğitip büyütmeyecek miydik? Ah aç gözlü insanoğlu ah, öz yavruna bile oynamaya yeşil alan bırakmadın sen! Doğayı kirleterek onların minicik ciğerlerinden oksijeni bile esirgedin! Şimdi kalkıp bugün o yavrucakları eleştirip suçluyorsun öyle mi? Suç sende gençleri ve çocukları suçlayıp durma! Kendi suçunu onların yüzüne vurma!

Çocuklarımızda merak duygusunu geliştirelim. Kendilerinin farkına varmalarını sağlayalım. Oyun çağında olan yavrularımıza oyun yoluyla birçok şeyi öğretebiliriz. Oyunu ihmal etmeyelim. İki kere iki dört ederi ezberletmek yerine, önceden hazırladığımız etkinliklerle ilk defa kendisi keşfediyormuş gibi sonucu ona bulduralım. Bırakın dünyanın yuvarlak olduğunu çocuk kendisi keşfetsin.  

Çocuklarımıza vicdanının ve gönlünün sesine kulak vermeyi öğretelim. Eğitimde bu vazgeçilmezimiz olmalı. Ne kadar etkili öğretim yöntemi kullanırsak kullanalım, bunu göz ardı ediyorsak yaptığımız işin eğitim ayağı eksik kalır.

Korkutan, yasak koyan, baskı uygulayan, sevgi ve saygıdan uzak, baskıcı bir tutumla eğitim öğretim olmaz. Böyle ortamlardan ahlâk ve fazilet sahibi çocukların çıkmasını beklemek boş hayal olur. İşin içinde mutlaka gönül olmalıdır. Gönülleri fethetmeden başarıya ulaşmak mümkün değildir. Yavrularımızı sıcak, samimi, sevecen, saygın ve onurlu bireyler olarak yetiştirelim. Çünkü onlar bizim geleceğimiz. 

                                                                                                                    (Recep ŞEN - 20.01.2010) 

Mayıs 28, 2017