RUHUN ŞÂD OLSUN DEDECİĞİM


Dedemi kaybedeli tam on bir yıl oldu. On bir yıl geçmesine rağmen sanki o hâlâ pencerenin önündeki tahta sedirde oturuyormuş gibi geliyor bana. Gece seher vaktinde kalkıp teheccüt namazı kılıyor sanki eskisi gibi. O, sanki aramızda. Evin ve bahçenin her köşesinde ondan bir hatıra yaşıyor şimdi. Kim demiş ölüm yokluk diye? Dedem yaşadığı mekâna anlam katan insanlardandı. Biz dedelerimiz gibi olamadık, yazıklar olsun bizlere!

Torunları etrafına toplandığında yüzünde gördüğüm o gülümsemeyi, sevinci, mutluluğu unutmam mümkün değil. Hayatının en mutlu anıydı torunlarıyla buluşması.Torunlarıyla ayrım yapmadan hepsiyle tek tek ilgilenir, onlarla şakalaşır, şekerler koyardı avuçlarına. Bir de tekerlemeli, kafiyeli sözler söyler, bizi güldürürdü. Bembeyaz sakalı,melekler gibi nurani çehresiyle o bizim ak dedemizdi. Ölüm, bizim medeniyetimizde nur yüzlü dedelerimizle bir başka anlam kazanıyor.

Bazı insanlar vardır ölürler ve ardından da unutulup giderler. Dedem öyle unutulacak cinsten bir adam değildi. Osmanlı adamdı,eski topraktı. Ekmeği yenir, çayı içilir, sohbeti çekilir, sözü dinlenirdi etrafında. Hacı Mustafa ŞEN denildi mi herkes onu iyilik ve güzellikle yâdederdi. Kimseyi incitmemiş, kimseden de incinmemişti.Hak, hukuk nedir bilirdi.Bu anlamda da köyde büyük küçük herkes ona güvenir ve onun dediklerine itibar ederdi.

Dedemin anlattığına göre kendisi yokluk, seferberlik yıllarını bizzat görmüş ve yaşamış. Zaman zaman o yıllara dair sorular sorardım, karşılıklı muhabbet ederdik.O yıllar, zor yıllar derdi. O anlatırken acıyı gözlerinden okurdum.Hem annesini, hem babasını kaybetmiş dedem daha küçücük çocukken. Dayıları bakmış ona. Onlar da pek ilgilenmemişler dedemle. Hatta aç susuz çalıştırmışlar onu. Gizli gizli çok ağladığını ve Allah'a dua ettiğini anlatırdı. Ama onlar hakkında da hiç kötü bir söz etmezdi. Başı o yokluk yetimlik yıllarında bakımsızlık ve hastalıktan dolayı kel kalmış. O gün bugün Kel Mıstık diye anılır olmuştu. Okuma yazmayı askerde öğrendiğini söylerdi. Yetişme şartlarına bakılırsa okuma alışkanlığı fena değildi. Takvim yapraklarını her gün ayrı bir özenle koparıp okur ve içinden kendince önemli olanları çekmecesindeki defterinin arasında saklar ve bize okurdu. Kesinlikle takvim yapraklarını yere atmazdı. Çünkü o yapraklarda hadis ve ayet mealleri vardı. Ondaki bu hassasiyeti sadece takvim yapraklarında değil hayatının her anında görebilirdiniz. Özü sözü dosdoğru adamdı benim dedem.

Bir de ekmek noktasında çok hassastı. Yere düşmüş bir ekmek kırıntısı görse onu yerden alır ve saygıyla öperdi. Belki de nimete bu denli saygısından dolayı, gençlik yıllarındayken bir yetim olarak hayal bile edemediği mala mülke sahip olmuştu. Dedem şunu dermiş gençken hep kendi kendine: ”Allah’ım, ne anam var ne de babam! Ben nasıl evlenip yuva kuracağım; param yok pulum yok! Nasıl ev ocak sahibi olacağım ben... Bu yetimlikle benim halim ne olacak. Sen yardım et Allah’ım!” Böyle dua ederek tenha köşelerde, gözyaşı dökerek çok ağladığını anlatmıştı bana. Rabbül Alemin ona zenginlik ihsan etmiş, ev, ocak, beş evlat,torunlar vermiş. "Çok şükür Rabbim dualarımı kabul etti." derdi. Bu manada şükrünü bilen bir adamdı.

Takvim mevzuunu es geçmek istemem. Yaşadığımız zamanları anlama açısından önemli bu takvim mevzusu. Bugün kaç kişi kaldı takvim yapraklarını günü gününe koparıp böyle okuyan? Bir bakıyoruz ki bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş, bir yıl geçmiş. Biz gelip geçen günlerin farkında değiliz, hayatın farkında değiliz aslında. Ne kazandığımız paranın, ne ailemizin, ne yaptığımız işin değerinin... Hiçbir şeyin farkında değiliz Vakit yok, vakit yok! Evet, hiçbir şeye vaktimiz yok. Neye vaktimiz var peki? Daha çok kazanmaya, hırsa, bitmek bilmeyen ihtiyaçlara, ıvır zıvır dünyalık işlere...  Hep aynı bahane, hep aynı şikayet değil mi? Bir koşturmacadır, bir hızdır almış başını gidiyor modern dünya! Hız felakettir aslında. Bu hız da modern dünyanın felaketi olacak sonunda. İşte dünyanın ahvali ortada çevre sorunları, siyasi sorunlar, çatışmalar, savaşlar, işgaller, açlık, gözyaşı,zulümler vs. Peki biz insanoğlu dünyada bunun için mi varız? Ne diyor du Ruhsati.”Nedir bu telaşın ey deli gönül?”

Artık hiçbirimiz vakti ve hayata dair bir takım ip uçlarını duvarda asılı takvim yaprağından öğrenmiyoruz. Çünkü durup da takvim yaprağıyla uğraşacak zamanımız yok. Böyle bir şey vakit kaybı modern çağ insanı için. Artık zamanı ve hayatı bilgisayar teknolojileri ve google efendi, dolayısıyla internet şekillendiriyor. Eski zamanların güzel bir âdetiymiş takvim yaprağı okumak veya duvar takvimi kullanmak, zamanı takvimden öğrenmek. Zaman bugünkü gibi koşturmaca içerisinde geçmiyormuş eskiden. Daha yavaş, daha âheste ve daha âsudeymiş. Acelesi yokmuş insanların ve ayrıca acele şeytandan bilinirmiş.

Dedemin zamanında google efendi yoktu ama ilim irfan sahibi, feraset sahibi çok değerli, gönül ehli, beyefendi insanlar vardı. Hayatı sindire sindire, âsude ve ağır bir şekilde yaşayan efendi insanlardı onlar. Ağır ağır çıkarlardı hayat merdivenlerini basamak basamak. Yaşarken etrafındakilerle birlikte yaşarlardı. Beraber yaşamayı, paylaşmayı önemserlerdi. Aile, mahalle, köy onlar için önemliymiş velhasıl. Köyün bir başında bir dostun başı ağrısa diğerinin mutlaka ondan haberi olurmuş. Şimdi aynı apartmanda oturup da birbiriyle selamlaşmadan işe gidiyor modern insanlar.

Paylaşarak yaşamak, dostlarına, ailesine, kendisine vakit ayırmak...  Kısacası anı doyasıya ve değerlendirerek anlamlı yaşamak... Helal kazançla midesini doyururken, ruhunu doyurmayı da umutmamak... İkincisi asla ihmal edilebilecek bir şey değildi onlar için. Bütün bunlar o nesil için çok önemliydi.

Dedemde gördüğüm bir şey daha vardı. Üretmek ve ürettiğini paylaşmak. Köydeki avluya meyve ağaçları dikmişti. O meyve ağaçlarına evlatları gibi bakar ilgilenirdi. Onlara zarar vermememiz gerektiğini anlatırdı bize. Bu meyve ağaçlarının yavaş yavaş meyve vermeye başladığı zamanlardı. Biz de çocukluk ya, o ilk meyveleri koparmak isterdik daha olmadan. Dedemin buna çok canı sıkılırdı. Bize:” Oğlum olsun hep beraber yeriz olur mu? Daha olmadı. Hepsi sizin bunların tamam mı?" diyordu. Bir gün de bana yeni diktiği fidanları göstererek:"Bak yavrum, bu fidanlar büyüyecek meyve verecek inşallah! Belki ben olmam o günlerde. Siz meyvelerini toplar, arkadaşlarınızla birlikte yersiniz olur mu? Onun için sakın bu fidancıklara zarar vermeyin.” diye öğüt verirdi. Ağaçtan kopardığı ilk meyveyi de bizlere, etrafındakilere yedirirdi. O meyveyi kendisinin değil de başkalarının tatması, yemesi ona acayip bir zevk ve haz verirdi. Neydi bu eski insanlardaki sır? Şimdi okulda öğretiyoruz bunları yine sonuç yok, paylaşım sıfır! Eğitim; öğretimden çok farklı bir etkinlik. Eskilerdeki bu sırrı iyi irdeleyip anlayarak, gençlerimizin eğitiminde bu ipuçlarından yararlanmamız gerekir.

Evet dedeciğim sen bugün yoksun ve bizler o diktiğin ağaçların meyvelerini yiyoruz. Bize samimi bir müslüman olarak üretmeyi, paylaşmayı, hayatın anlamını öğrettiğin için teşekkürler... Allah, mekânını cennet etsin dedeciğim.

Teşekkürler dedeciğim... On bir yıl sonra bize bir kez daha şunu hatırlattın: Önemli olan hızlı yaşamak değil, doğru istikamette hayatı sindire sindire, birlikte, paylaşarak, mutlu ve anlamlı bir şekilde yaşamak...

                                                                                                                  (Recep ŞEN-12.08.2009)

Mayıs 24, 2017