DÜNYEVİLEŞMEK BELASI


Kusura kalmayın dostlar, bağışlayın beni. Bu akşam sizin meclisinizden ayrılıyorum. Yahya Kemal Üstad ile musahabedeyim bu gece. Onun ve çağdaşlarının musiki ve şiir meclislerine misafirim. Kapıyı aralayıp içeri giriyor ve bir köşede bu meclisin tadını çıkarıyorum. Üstadın şöyle dediğini duyuyorum:“Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,/Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta.” Üstad, “Rindlerin Akşamı” şiirini okuyor:


Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasından güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlaycak bitmeyen sükunlu gece.
Gruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül.
Ya lâle açmalıdır gögsümüzde yahut gül.

Mecliste derin bir sükut ve zevk içerisinde herkes onu dinliyor. O okurken, gittikçe dünyevileştiğimizin farkına varıyor, böyle hazinelerden mahrum oluşumuza yanıyorum. Sanattan, edebiyattan, estetikten, zevkten yoksun bir dünyada nefes darlığı çekiyorum.

Bu duygular içerisindeyken aklıma şu tarihi hadise geldi. Değer ölçülerimiz ne kadar değişti bakın. Sultan Selim, bütün yetenek sahibi insanlar gibi musıki üstadlarını da her zaman koruyup kollamıştır. Onun kadirbilirliğine örnek olmak üzere şöyle bir anekdot anlatılır: Haftada iki gün saraya gelip ince saz takımına memur olan ünlü Tamburi İshak Efendi bir defasında vazifesine gecikir. Avluya girdiğinde saz faslı terennüme başlamıştır. Görevine yetişemediği veya aksattığı için çok korkan İshak Efendi dış salonda alelacele sazına düzen vererek bir an evvel meclise dahil olmak ister. Ne çare, kapıdaki hadım ağası içeri girmesine izin vermez. Aralarında tartışma başlar ve her nasılsa sesleri içeriden de duyulacak derecede yükselir. Sultan hadım ağayı çağırıp dışarıdaki gürültünün sebebini sorar. İş anlaşılınca da ağayı tersler: 

- Bre fellah ağa! Senin gibileri her gün Sudan'dan gemiler dolusu geliyor; ama İshak gibi üstad tamburi yüz yılda bir yetişiyor. Tez haber ver içeriye buyursun. 

Korkarak içeri giren İshak'ın yüzüne bakınca korktuğunu anlamış olan hükümdar, gönlünü alacak güzel sözlerle kendisini yatıştırıp musıkiye iştirakini sağlamış.  

Evet dünyevileşiyoruz. Dünyevileşirken üzerinde oturduğumuz büyük bir hazineyi de kaybediyoruz. Onun için katlarımız, yatlarımız, arabalarımız, partilerimiz, takımlarımız, olur olmaz ön yargılarımız, dedikodularımız, şan şöhret ve makamlarımız mevzu oluyor  her sohbetimize. Gündemimiz bu! Sıkıldım artık! Beni bağışlayın “Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta” artık beni beklemeyin dost meclislerinize.

Biz de batılılar gibi dünyevileşmeye başladık. Hani “fâni dünya” derdik. Ne oldu bu anlayışımıza? Dünyayı ve dünyalıkları oturma odamızdan yatak odamıza, oradan da gönüllerimize doldurduk. Şimdi oturma odalarımızda dünyalıklardan oturup rahatça sohbet etmeye yer bulamadığımız gibi, gönül odamızda da iki dost misafir etmeye yer bulamıyoruz.

“Fâni Dünya” sözü dilde kaldı. Bizim zihnimizdeki “fâni dünya” fikrini yıkanların oyununa kandık. Sokağımızı, evimizi, beynimizi, gönlümüzü, fikrimizi tarumar ettiler. Bakış açımızı yitirdik, pusulamızı şaşırdık. Şimdi bu sosyal buhrandan çıkışı dünyevileşmek de arıyoruz. Bir zamanlar eleştirdiğimiz batı medeniyetinin yaşadığı dünyevileşme tecrübesinin acı sonuçlarını bile bile tekrar bunları biz de tecrübe etmek istiyoruz.

Evet dünyevileşerek midemizin açlığını giderebiliriz, ya gönüllerimizin açlığı ne olacak? Bize yıllardır çalışın, çok çalışın diye öğüt verenlerin haline bir bakın. Dünyalıklarını yığmışlar bir kenara. Tasadduk söz konusu olduğunda dilenciye üç beş kuruş vermek olarak algılıyorlar bunu. Öyle miydi tasadduk? Hz Ebu Bekirler, Hz. Osmanlar böyle mi tasadduk ettiler? Kendini tatmin için üç beş kuruş ver, son model arabalara binmeye, yazlıklarda oturmaya devam et öyle mi? Dünyalık makam, mevki için en yakın arkadaşının ayağını kaydırmaya devam et öyle mi? Kimden öğrendiniz bu tasadduk anlayışını siz? Dünya, demek bu kadar hayırlı ve değerli sizin gözünüzde? Nerede “fâni dünya” anlayışınız? Oysa bu dünya ve onun içindekilerden daha hayırlı olan şeyler vardı bizim akidemize göre.

Lüks merakı, israf ve tüketim hırsı içerisinde cebelleşip duruyoruz. Toplum bir tüketim çılgınlığı yaşıyor. Böyle bir toplumda insanların ihtiyaçları hiç bitmiyor ve biteceği de yok bu gidişle. Çünkü teknoloji artık insan hayatını kolaylaştırmaktan ziyade tüketimi körükleyen bir vasıta oldu. Paylaşmayı unutturdu bize. Fazla yiyeceklerimizi komşularınız veya fakir fukarayla paylaşırdık bozulmasın diye. Şimdi çift kapılı nofrost buzdolabımızda saklıyoruz. Niye mi? Paylaşmamak için. Sen bu yanlış davranışı Batı’dan aldığın teknolojiyle beraber gelen kültürle dünyevileşerek kazandın. Çünkü senin kültüründe böyle geriye yığmak, saklamak yoktu. Senin kültüründe olanı paylaşmak, birlikte kalkınmak vardı.

Teknolojiye karşı olduğumuz sanılmasın. Bizi dünyevileştiren, ferdiyetçiliğe, tüketim toplumunun edilgen fertleri haline getiren anlayışa karşıyız biz. Şimdi haksız mıyım söyleyin dostlar? Bilgisayar hayatımıza girdi, birçok problem de onunla beraber geldi. Compüterin adını bilgisayar olarak Türkçeleştirdik ama kendini Türkçeleştiremedik. Ona kendi kültürümüzü söyletemedik. Bilgisayarı üreten kültür onunla birlikte kendi proğramlarını, oyunlarını da getirdi. Kendi kültürünü taşıdı onunla birlikte dünyaya. Biz alternatiflerimizi koyamadık çocuklarımızın önüne. Bu yüzden yeni neslimiz bir sürü problemle karşı karşıya. Çünkü Batı kültüründe bizim insani hassasiyetlerimiz yok. Durum böyle olunca bizler zarar görüyoruz. Onlar daha çok kazanmak için her yolu mubah görürler. Örneğin kazanmak için dünyada kaos çıkarırlar, savaşlar başlatırlar ve silah satarlar, ezerler, sömürürler. Batı dünyası budur.

Artık gözümüz ve midemizle düşünme değil, aklımız ve fikrimizle düşünme zamanı. Belki tüketimi körükleyenler aklımızı ve fikrimizi kullanmamıza izin vermeyeceklerdir. Çünkü reklamlar, propagandalar, kampanyalar hep gözümüze ve midemize hitap adiyor. Bizi rahat bırakmıyorlar kısacası. Biz yine de aklımızı ve fikrimizi inatla kullanmaya çalışmalıyız. Lütfen biraz da o süslü vitrinlere, lüks hayata kul olmuşlara değil bizden daha kötü şartlarda hayatını idame ettirenlere bakalım. Bakalım ve fikredelim, o zaman hayatımızda çok şeyin değiştiğini göreceğiz. Komşuda var bizde niye yok dırdırından kurtulalım. Sonra bu lüks ve israf illetiyle ülke ekonomisine de zarar verdiğimizi unutmayalım.

Bu dünyanın şatafatı, debdebesi bizi öyle bir yakaladı ki, eski telakkilerimizi bir kenara attık. Kendimize göre bir anlayış geliştirdik ve bu sakat anlayışa da bir sürü deliller gösteriyoruz aklımız sıra. Artık biz haline şükreden, kanaatkâr, alınteriyle kazanan, etrafında açı açığı gözeten insanlar değiliz. Kısa yoldan köşe dönmenin yollarını arıyoruz. Vergi kaçırmak için bahaneler uyduruyoruz. Kimse kendi kendini kandırmasın. Hani hırs, tamahkârlık, haset ve israftan uzak, sade bir hayat yaşayan, bir lokma ve bir hırkayı kendisine kâfi gören derya gönüllü insanların torunları nerede? Şimdi bu anlayışı da reddeder olduk. Çünkü bu anlayış bizim dünyaperest olmamıza karşı çıkıyordu. Bu devirde bir lokma bir hırka mı kalacağız yani diyenler var. Evet bu devirde “bir lokma bir hırka” olacağız asıl. Hırkayla lokmaya takılırsanız bu felsefeyi anlayamazsınız. Korkmayın sırtımızda eski bir hırka, ağzımızda bir kuru lokmaya mahkum olalım, miskin miskin yatalım demiyoruz. Parayı ve ekonomiyi yeniden kendimize göre yorumlayalım, adil paylaşalım diyoruz. Çünkü buna ihtiyacımız var. Biz artık kendimizi tanıyamaz olduk. Kazanmada sınır tanımıyoruz, birçok şeyi mübah görmeye başladık.Bir kesim zenginlik içerisindeyken, toplumun büyük bir kesimi yoksullukla, sefaletle boğuşuyor. Onun için gönlümüze hırka giydirelim, bir lokmayla kanaat etmesini de bilelim. Zenginliğin zirvesinde olalım ama gönlümüze onu sokmayalım, fakirle paylaşmasını bilelim.

Kısacası, hayatımızı devam ettirecek kadar tüketmek ve gerisini paylaşmak. Geriye kalanla hayırlı işler üretmek. Yoksa paraya, mala, mülkiyete düşman değiliz. Biz dünyalıkların bizim önceliğimiz olmasına, sömürü aracı olmasına, insani değerlerin önüne geçmesine karşıyız. Biz dünyaperestliğe, makam ve mevkiye tapınmaya, el etek öpmeye karşıyız.

                                                                                                              (Recep ŞEN-31.12.2008-Bafra)

Mayıs 12, 2017