DERİN YARAMIZ


Türk toplumu kendisini ayakta tutan temel manevi dinamiklerden uzaklaştıkça, olaylara ve dünyaya bakış açısı ile değer yargıları da değişti. Böyle olunca ak kara, kara da ak oldu. At izi it izine karıştı. Her alanda bir köksüzlük hüküm sürmeye başladı. Bu köksüzlüğü dil, edebiyat, sanat, vb alanlarda daha bariz olarak görmek mümkün.

Köksüzlük illetinin birçok sebebi var. Bana sorarsanız, en önemli sebeplerinden bir tanesi de vefasızlığımızdır diyebilirim. Belki de yeryüzünde bizim kadar vefasız bir nesil yoktur. Zengin bir baba düşünün. Bu baba, oğluna çok büyük bir dünyalık servet bırakıyor. Evladı ise, bu serveti babasını hayırla yâd etmeden hoyratça tüketiyor. İkide bir de babası hakkında ileri geri konuşuyor. Bizim halimiz bu vefasız ve hayırsız evlada benziyor.

Atalarımız bize zengin bir kültür ve medeniyet bırakmışlar. Biz bu hazinenin üzerinde yaşıyoruz ama hazinenin kıymetini bilmiyoruz. Farkına varmıyoruz ifadesini kullanmayacağım çünkü bu devirde herkes her şeyin farkında. Her şey bir tıkla elimizin altında. Bilmiyordum bahanesi suya düştü artık google efendi çıkalı.

Hayâli’ye ait şu mısra bizim halimizi özetlemeye kâfidir sanırım. “Ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.” Hatta bazılarımız bu medeniyetle bağlarını koparmış ve inkâr etmiş vaziyette. Bundan büyük vefasızlık olur mu?

Biz geçmişe olan bu vefasızlığın ceremesini çok pahalı ödedik ve hala da ödüyoruz. Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda hebâ olmuş yıllardan başka elimizde ne var? Başka bir ifadeyle dünya almış başını giderken bugün bizim olmamız gereken nokta burası mıdır?

Ne zaman bu mevzuda bir muhabbet açılsa insanların bir çoğunda laubalilik ve kayıtsızlık görüyorum. Halbu ki bu mevzu bir millet için hayat memat meselesidir. Bu grubun içerisinde okumuş yazmış takımımız da var. Neyi okumuş yazmış bunlar anlamış da değilim. Biz bu derin yaramızdan bahis açtığımızda bakın bize neler söyleniyor.

Bazıları bu işlerin bu devirde kendisine para kazandırmadığını, derdinin servet olduğunu açıkça beyan ediyor. Napolyon gibi para para para diyenler bunlar.

Bazılarına göre de bu işlerle iştigal gericilik veya ırkçılık, bizler de gerici veya ırkçı olarak görülüyoruz bu zevat tarafından.

Politikayla uğraşan milletin değerlerinden uzak bir grup da dünyanın değiştiğini, küreselleşme rüzgârıyla bu tür anlayışların eskidiğini, gelecekte de bu anlayışlarla yol alamayacağımızı belirtiyor.

Bazılarımız da bizi maziye saplanıp kalmış, romantizm hastalığına yakalanmış olarak görüyor. Bazılarımızda aslını, esasını reddediyor.

Bütün bu anlamsız ve temelsiz iddiaları ortaya atanlar batılıların kurduğu bir tuzağın içine düştüklerinin farkında değiller mi acaba?

Yıllardır bir takım kalem erbabı, bazı sanatçılarımız ve üzülerek söylüyorum ki bir kısım eğitimcilerimiz eliyle menfi bir propaganda yürütüldü. Bir tuzak kuruldu. Kendi dilimiz ve mukaddeslerimizle alay edildi televizyonlarda, sinemalarda,  gazetelerde, dergilerde. Güzelim İstanbul Türkçesini bırakıp da ısrarla başka bir lisanla yani tarzancayla konuştular.

Dostlar, dili olmayanın ne dini kalır, ne de devleti! Dilinizden asırlardır kullandığınız bir kelimeyi çıkarıp atın bakın neler olacak? Biz kelimelerle düşünüyoruz, kelimelerle hislerimizi anlatıyoruz, kelimelerle dua ediyoruz…

Bizim hayatımızdan bizim olan kelimeleri bir bir çıkardılar. Şimdi elin kelimeleriyle nasıl yerli düşüneceğiz, tıkanan fikir dünyamızı tekrar nasıl açacağız? Star ile yıldız bir mi? Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini kaç kişi lügat kullanmadan okuyup anlayabiliyor?

Şimdi soruyorum, Avrupalı olmak için çaba sarf ettiğimiz bir demde bu köksüzlük illetiyle nasıl doğru ve tutarlı bir yol izleyeceğiz? Nereye gideceğiz, akıbetimiz ne olacak? Hele bir bilen varsa söylesin bize! Yok, yanlış düşünüyorsun, her şey yolunda diyorsanız, bu sokaktaki gençlerimiz neden yabancılar kendi öz kültürlerine? Demek ki bir yerde bir yanlışlık var.

Küçücük bir kasabada ticarethane açıyor insanlarımız, koydukları isimler Türkçe değil. Ticarethanesine koyduğu ismin yabancı olduğunu ve ne anlama geldiğini soruyoruz. Anlamını bilmiyor! “Peki, neden Türkçe isim koymuyorsun?” diye sorduğumuzda “Bu isim, müşterinin daha çok dikkatini çekiyor, daha modern duruyor.” diye cevap veriyor adam. Bu bir örnek. Buna benzer daha başka alanlarda birçok örnekler var tabi.

Geçmişinden utananlar, çağ değişti artık diyenler, aslını inkâr edenler, hani siz Fuzuli ve Yunus çapında bir edebiyatçı ve sanatkâr yetiştirebildiniz mi? Aşk kavramını bu iki şairimiz kadar derinlikte izah edebilecek bir otoriteniz var mı?

Her biri birer darb-ı mesel haline gelmiş berceste mısralarıyla Ziya Paşa’nın bir dengini göstersinler bana kendi kuşaklarından.

Bütün bu söylediklerimizi o köksüzler yapamazlar. Çünkü onlarda okuma yoktur; okuma olmayınca da geniş ve derin bir tefekkür kudreti de göremezsiniz bu zevatta. 
Şimdi bu zat-ı muhteremler, o üstatların eserlerini ellerine aldıklarında lügat kullanarak okumaktan bile acizler!

Onlar hiçbir zaman karşılarındakini anlamaya da yanaşmazlar. Önyargıları vardır, bu yüzden tarafsız ve hoşgörülü tutum takınamazlar. Sürekli kaybetme korku ve kaygısı içindedirler.

Gelecek adına vizyonları da yoktur, hep eleştirirler. Onları büyük projelerin içinde göremezsiniz. Barlarda bira tüketerek memleket kurtarmayı, bir Anadolu köylüsünün sofrasına bağdaş kurarak onunla dertleşmeye tercih ederler. Anadolu köylüsündeki basiret ve irfanın farkına varamazlar. Zaten halkı hep güdülecek koyun gibi görürler, halk cahildir onlara göre.

Bunlar kendi öz kültürlerine yabancıdırlar. Batıcıdırlar, hiçbir zaman batılı olamamışlardır. Batıda ayakta kalabilmiş evrensel insani değerleri de özümseyememişlerdir.

Roman, hikâye, şiir adına kitapçı vitrinlerinde bir sürü eserler yer alıyor. Bir kısmı da çok revaçta bunların. Çok satanlar listesindeki bu kitaplar maddiyat kaygısına sahip ve şöhret müptelası, köksüz zevat tarafından kaleme alınmış. Bakıyorum bir çoğunun mevzusu en kadim mevzu olan aşk. Güya aşkı anlatıyorlar. Hiçbiri Fuzuli’nin, Mevlana’nın, Yunus’un derinliğini yakalamayı bırak kenarından bile geçmemiş. Kars’a gitmeden Kars’ın romanını yazmaya, bal yemeden bal şiiri yazmaya benziyor bu. Bal yememişler bana balı tarif ediyorlar. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!

Kimse kusura bakmasın, bizim sanatçılarımız, sinemacılarımız da alınmasınlar. Sinemada bir “Yeşil Yol” filmi kalitesinde kaç tane derinliği yakalayabilmiş filmimiz var bizim?

Bu köksüzlük devam ettiği sürece kültür ve sanat dünyamızda verimsizlik ve sığlık da sürüp gidecektir. Geçmişin büyük eserlerinin kırıntısını arar hale geleceğiz, geldik de…

Biz de eskiye tukaka, Batı'dan gelen yeniye sorgusuz sualsiz bir revaç söz konusu. Bu hastalığımızı bırakamadık. Toptancıyız vesselam. Güzellik eskide de olsa, yenide de olsa güzelliktir ve hoştur. Sonra güzel olan eskimez ki. Ne eskiye düşman olmak doğru, ne de yeniliklere… En doğrusu ruh köklerimize sağlam bir şekilde bağlı kalarak dünyayı, olayları yeniden okuyup yorumlamak, yeniliklere uyum sağlayarak yolumuza devam etmek.

Büyük şairimiz Yahya Kemal, fikri mevzularda sık sık tartıştığı ve bir türlü anlaşamadığı Ziya Gökalp'in “Harabisin, harabati değilsin, gözün mazidedir, ati değilsin.” beyitindeki maziyle olan gönül ve fikir bağlılığını eleştirmesine dayanamaz ve irticalen şu cevabı verir: ”Ne harabi, ne harabatiyim, kökü mazide olan âtiyim.” Meselenin hülasası bu cevapta saklı.

Çay bitkisini Rize’de değil de Sivas’ta yetiştirebilir misiniz? O bile kendine has ikliminde ve toprağında kökleriyle neşvü nemâ bulur. İnsan da öyledir. Doğduğu günden itibaren kendi kültür ve medeniyeti içerisinde serpilip büyüyerek kimliğine kavuşur, huzuru kalp ile yaşar.

ŞİİR SANDIĞINDAN: 
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
                  (Yahya Kemal BEYATLI)

Mayıs 07, 2017