BİR BARDAK DEMLİ ÇAYIN İZİNDE


Her derde dermandır bir bardak demli çay, ehlinin elinden nûş edilirse. Yanında bir de fokur fokur kaynayan semaveriniz varsa, âlemde bundan güzel keyif mi olur? Aman geceler sabah olmasın! Afiyet şeker olsun efendim. Şimdi birlikte bu keyifle, bir bardak demli çayın izini sürmeye ne dersiniz?

Günümüz sabah çayla başlar ve bu başlayan günü de akşam çayla uğurlarız. Çarşıda, pazarda, evde, iş yerinde dost meclislerinde yaz kış vazgeçemediğimiz tek zevkimizdir çay. Bütün yorgunluğumuzu alır, ferahlatır bizi. Ayrıca dostlar arasındaki muhabbete ve kaynaşmaya da vesile olur. Kısacası meclisteki muhabbetin balı yağıdır çay. Zaten çaysız sohbet aysız geceye benzer. “Gönül ne çay ister, ne çayhane/Gönül muhabbet ister çay bahane” dizeleri imdadımıza yetişir bu mevzudaki meramımızı anlatmaya. Zaten bizim çayımızın şekeri muhabbettir. Bütün mesele gönül demliğinde muhabbet çayını demleyebilmek. Eğer bunu becerebilirsek insani ilişkilerimiz farklı bir boyut kazanacak.   

Aslında çay bahane tabiî ki. İki dost bulup yarenlik edebilmek aslolan. Çay etrafında zengin bir kültür yaşanmıştır bizim coğrafyamızda. Bu kültürün büyük bölümü sözel olduğu için, kayıt altına alınamamış ve yıllar içerisinde kaybolup gitmiştir.

Bir tutam çay bitkisinin suyla buluşması ve bu buluşmanın insanlığa sunduğu keyif ve haz… Bu hazzın çok kadim zamanlardan günümüze kadar geldiğini biliyoruz. Yaklaşık beş bin yıllık bir mazisinden bahsediliyor çayın. Çayla ilgili bir efsane de var tabiî ki. Biliyorsunuz çayın vatanı Çin. Çin İmparatoru Shen Nung’ın etrafında fır dönen hizmetkârlarından bir tanesi bahçede su kaynatıyor. Tam o esnada kaynayan suyun içine birkaç yaprak düşüyor. Ve etrafa güzel bir koku yayılıyor. Bu koku, İmparatoru etkiliyor ve çok beğeniyor. Tadına bakıyor ve hoşuna gidiyor tadı. Denilir ki; efsane bu ya, o gün bugündür çay insanlara yarenlik eder.

Avrupalılar bu gizemli tadın farkına 17. yüzyılda varabilmişler. Hatta İngilizlerin beş çayı (five o'clock tea ) meşhurdur bilirsiniz. Bizde de vardır bu beş çayı muhabbeti. Kek, pasta, börek, kısır, patates salatası v.s. ile biraz da dedikodu sosu katarak bu beş çayını Türkleştirmişiz diyebiliriz. Tabi ki bu işin espirisi.

Bizim bu gizemli içecekle tanışmamız 1787 yılına rastlamaktaymış. Japonya’dan getirilen ilk tohumlar Bursa’da ekilmiş. O yöredeki iklim şartları çay bitkisini yetiştirmeye elverişli olmadığından sonuç alınamamış. Daha sonraları 1917 yılında Halkalı Ziraat Mektebi Âlisi müdür vekili ve botanikçi olan Ali Rıza Erten teknik ve bilimsel çalışmalar yapar ve Meclis’ten 16.02.1924 tarihinde Rize’de çay yetiştirilmesi için izin alır ve Umum Müfettişi Zihni Derin tarafından çay fidanı yetiştirilmeye başlanır. Çay üretiminin temelleri böylece atılmış olur. Ülkemiz de ilk çay fabrikası 1947 yılında kurularak bu işin endüstriyel boyutu da başlamış böylece.

Ülkemizin çayla tanışması geç olmuş ama bu dostluk temiz ve sağlam olmuş. Biz Türkler, bugün dünya üzerinde en çok çay tüketen ülkelerden biriyiz.Diğer milletlerden farklı olarak çaya farklı bir anlam yüklemişiz. Yurdumuzun neresine giderseniz gidin, mutlaka bir bardak demli çayla hoş geldiniz denilerek güler yüzle karşılanırsınız. Bu mekân, ya bir kahvehane, ya bir çay ocağı, ya da bir Anadolu evidir. Şunu da hatırlatmakta fayda var: Çay Anadolu'ya geldikten sonra kırk yıllık kahvenin o eski saltanat günleri geride kalmıştır.

Şehirlerimizin ticaret ve iş merkezlerinde, diğer bir tabirle işhanlarının sote yerlerinde mutlaka bir çay ocağına rastlarsınız. Herkese çay yetiştirebilmek için hummalı bir çalışma vardır ocakta. Sanki o iş hanının  kalbidir bu çay ocağı. İşhanında olan bitenler ve memleket ahvalinden her türlü taze havadise buradan ulaşabilirsiniz. Siz bu havadisleri dinlerken diyafondan çaya susamış bir tiryaki seslenir. O yoğun iş temposuyla gelen stres ve yorgunluğu atabilmek için adeta imdat der, ne olur bir çay! Şehirlerimizde esanafın yoğunlaştığı arastalar vardır. Kunduracılar, kuyumcular arastası gibi. Buraların da vazgeçilmezidir çay ocakları veya çay evleri. İsimleri de hoştur. Muhabbet çay evi, Tonyalı’nın çay ocağı, tadım çay evi, Havuz başı çayevi, sohbet çayocağı, arkadaş çayevi v.b.

“Çayları Dursun’a mı söyledin be kardeşim, çaylar tavşan kanı hadi bakalım! Kap bir demli çay, ince belli bardakta olsun! ” bizim günlük hayatta sıklıkla kullandığımız ve işittiğimiz cümlelerdir. Bizde resmi dairelerde, ticarethanelerimizde günün her saati çay içilir, gelen misafirlere mutlaka çay ikram edilir. Lokantaya gidersiniz yemeğinizi yedikten sonra size mutlaka çay ısmarlanır. Çay ikram edilmiyor veya ağırdan alınıyorsa o kişinin cimriliğine hükmedilir. Biz, çay içmeden kafamızı toplayamayız vesselam! Çaysız bir gün zindanda kalmak gibidir bize.

Denilir ki Rizeliler çayı yetiştirmede, Erzurumlular da içme de maharet sahibidir. Hem de kıtlama içerler… Çayla öyle iç içeyiz ki bakın insanlarımız aile bireylerinin kişiliklerini, ruh hallerini beyan ederken bile çayla ilgili enstrümanları kullanmışlar. Kaynanayı fokur fokur kaynayan çaydanlığa, gelini sinsi sinsi demlenen demliğe, oğlanı bir gelinin bir de kaynananın doldurduğu bardağa, görümceyi arada bir gelip ortalığı karıştıran kaşığa, çocukları ortamı tatlandıran şekere, kayınpederi ise okkalıca oturup olanı biteni izleyen çay tabağına benzetmişler.

Yukarıda çayın ülkemize gelişinden bahsettik. Türkler Anadolu’ya gelmeden önce de çayla tanışıyor ve biliyorlardı onu. Hatta Hoca Ahmet Yesevi’ye ait çayla ilgili bir menkıbe vardır.

Hoca Ahmet Yesevi bir gün Hıtay sınırında Türkistan köylerinden birine misafir olur. Yoldan gelmiştir, hava çok sıcak olduğu için yorgun düşmüştür. Soluklanmak üzere bir Türkmen evine misafir olur. Evine misafir olduğu Türkmen’in komşusunun zevcesi doğum yapmak üzeredir. Türkmen, Hoca Ahmet Yesevi'den dua ister, Ahmet Yesevi de dua eder. Allah'ın izniyle Türkmen’in isteği hemen olur. Türkmen bu duruma çok sevinir. O mahallin önemli ikramı olan çay kaynatır getirir. Hoca Ahmet Yesevi çayı sıcak sıcak içince terler ve yorgunluğu gider. Sonra, "Bu şifalı bir şey imiş, hastalarınıza bundan içirin ki şifa bulsunlar. Allah kıyamete kadar buna revaç versin" diye dua etmiştir. Pir-i Türkistan'ın duasını almış bereketli bir içecektir çay. İşte çay bundan sonra bütün Türkler arasında kullanılmaya başlanmış ve şifa verici bir içecek olmuştur.

Çay kültürüne bizim kazandırdığımız en önemli motiflerden bir tanesi de semaverdir. Çayın şifa, semaverin de şifa dağıtıcısı olduğuna inanılırmış. Hayat, zindelik, muhabbet kaynağı, dertlere deva olarak görülür, semaverin başında gam kasavet dağılırmış. Eskiler hamamdan çıkışta ve mevlitlerde insanları rahatlatmak için semaver kaynatırlar ve çayı eksik etmezlermiş. Bugün bile Anadolu’nun birçok yöresinde evde, tarlada, bahçede çalışırken verilen molalarda semaver kaynatılarak çay içilir. Vezirköprü de yapılan bakır semaverler meşhurdur. Semaver, edebiyatımızda da çayın yanında hak ettiği yeri almış ve şifahaneye benzetilmiştir.

Kültür Bakanlığımızın internet sitesinden aldığımız çay ve onun etrafında oluşan kültürü anlatan kısa bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Köy, kasaba, ilçe ve Büyükşehirlerimizde yörelerimizdeki kahvehaneler, çayhaneler ticari varlıklarını sanki çaya borçlu gibidirler. Türkiye’de en çok çay içilen yer denince akla Erzurum gelir. Niçin Erzurum’da çok çay içiliyor? Erzurumlular bunu Erzurum’un havasına ve suyuna bağlıyorlar. Erzurum kültürünün karakteristiklerinden birisi de çay içme geleneğidir. Çay, bir kültür karmaşığı oluşturmuştur.

Çünkü çay içmeye ilişkin gelenekler, davranışlar mevcuttur. Ülkemizin en çok çay içilen, çayı seven illerinden birisidir. Karadeniz'de yetiştirilen çay, Doğu Anadolu da içilir. Erzurum bunların başlında gelmektedir. Erzurum’da çay şekeri de farklıdır. Erzurum fabrikasında yapılan ve çuvallarla satılan sert kelle şeker, özel bir çekiçle "Taka tuka" denilen özel bir kabın içinde karılır.

Bu şekerin bir parçası çaya batırılıp dilin altına konur ve çay yudum yudum içilir. Dilaltındaki şeker de bardaktaki çay bitince erir. Çay koymak anlamında ‘Çay dökmek’ ya da ‘Çay tazelemek’ deyimleri kullanılır. Çay ikramını kabul etmemek ayıp sayılır. Kahvehanelerde çay servisinin değişik biçimleri vardır.

Özellikle kahvenin dışına çay götürülürken bardaklar içleri dolu olduğu halde, tabağa ters çevrilerek konur ve kişiye verilirken ters yüz, daha doğrusu ters düz edilir. Usta garsonlar el alışkanlığı ile bir damla çay dökmezler. Erzurum’da çok çay içilmesine ilişkin şu deyiş oldukça ilginçtir.

Çıktı mı beşe, sür on beşe
Olsun yirmi, versin neşe
Kırmam seni, doldur neyse.

Tek şekerle çok çay içmek, ekonomik nedenle de açıklanabilir. Şekerli içildiğinde çok fazla şeker tüketimi olacaktır. Bu konuda bir fıkra: İstanbullu bir gelin, Erzurumlu bir komşuya gitmiş. Kıtlama çay içmeyi öğrenmek istemiş. Şekeri ağzına almış, şeker hemen erimiş. İkinci bir şeker istemiş, oda hemen erimiş. Üçüncüyü istemiş, daha bardakta çok çay var. Ev sahibi de dayanamamış: "Gurban, gelin hanım, ben senin çayı şimdi tatlı edim de, sen kıtlamayı evinde öğren" demiş. 
Bir Erzurumlu, Erzurumlu olmayan bir ahbabınca düğüne çağrılmış. Bol bol yemiş, içmişler fakat çay ikram edilmemiş. Erzurumlu da ‘Vih baba çıka, bi çay itmediler ki içimize sindirek’ demiş. Çayın çok içimi belki bölgenin çok soğuk oluşuna bağlanabilir.Ayrıca çayın çok içimi bir alışkanlık yaratmaktadır."Bir çay içim de kendime gelim" sözünü en çok Erzurumlular kullanılır.

İstanbul’da Boğaz’da çaycılık yapan bir Erzurumlu, gelen müşterisine çok güzel bir çay demlemiş ve müşterisinin önüne masaya çayları koymuş. Adam da ‘Biraz limon getirir misiniz’ deyince Erzurumlu, adamın önünden çayları alıp geri götürmüş. Burası işkembe çorbası dükkânı değil diyerek müşteriye kızmış.

Erzurumlu, çay bulamayınca, kuşburnu ağacının ya da böğürtlen ağacının kökünü kaynatıp içer. Erzurum köylerinde çay, işten sonra yorgunluk giderici olarak kullanılmaktadır. Çay, kendi maddi kültürünü de yaratmıştır. Semaverler, geleneksel Türk çay kültürünün özgün malzemeleridirler. Çaydanlıklar, çay bardakları, çay kaşıkları, tepsiler diğer maddi kültür örnekleridirler.” (www.kultur.gov.tr adresinden alınmıştır.)

Farklı bir coğrafyadan ülkemize gelen çay, bizimle birlikte farklı kimliğe bürünmüştür. Hoca Ahmet Yesevi’nin nazar ve duasına uğradığı günden beri destanlarımız, efsanelerimiz, türkülerimiz, hikâyelerimiz, ilâhilerimiz, tekerlemelerimiz, fıkralarımız, atasözlerimiz ve deyimlerimiz içerisinde yerini almıştır.

Uzmanlar çayın yararlarını şu şekilde sıralamışlar:
1.Çayın kolesterol seviyesini düşürdüğü uzmanlarca kanıtlanmıştır.
2.Çinko içeriği ile tadım hücrelerindeki tat alma bozukluklarını önlediği sabittir.
3.Susuzluğu giderir, karaciğeri temizler ve yeniler.
4.İçerdiği florid nedeniyle diş çürüklerini önleyici etkiye sahiptir.
5.Doku sertleşmesini ve damar sertliğini tedavi eder.
6.İçerdiği flavonollar ile tansiyonu düşürür ve kan damarlarının bağışıklığını arttırır.
7.Sapon içeriğiyle vücuttaki zararlı maddeleri yok eder, iltihaplanmayı önler.
8.İçerdiği bileşik şekerlerle kan şekerinin yükselmesini önlediğinden diyabet hastalarına önerilmektedir.
9.İçeriğindeki C ve E vitamini ile karoten maddesi sayesinde kan kanserine karşı bağışıklığı artırır, kısırlığı önler.
10.Kuru çay yaprağının içerdiği polifenoller sayesinde kan basıncındaki artışları geciktirir, gıda alerjisini önler.
11.İçerdiği mineral maddeler ile vücuttaki mineral dengesini kurulmasında sudan daha etkili bir rol oynar.
12. %2-4 oranında kafein içeriğiyle metabolizmayı ve merkezi sinir sistemini uyarır, ruhsal rahatlık verir, dinlendirici ve konsantrasyon artırıcı etki yapar, kalbi güçlendirir, astımı önler.
13. Böbreklerin daha iyi çalışmasını sağlar. Çaydaki teobromin ve teofilin maddeleri idrar sökücü özelliği ile böbreklerin düzenli çalışmasını sağlar.
14.Çay banyoları, sıcak çay kompres ve pansumanları göz ve ciltteki bazı rahatsızlıkları giderir, kaşıntı ve egzama ile uzun dönemde sedef hastalığının tedavisinde rol oynar.

Psikologlar, bütün bu fiziki yararlarının yanında çayın insan psikolojisi üzerinde önemli etkilerinin olduğunu söylüyorlar. Ünlü bir Çinli Filozof der ki: "Çay dünyanın gürültüsünü unutmak için içilir." Bizim çay keyfimiz “ruh banyosu” olarak adlandırılıyor dünyaca ünlü, Avusturyalı şair Peter Altenberg tarafından. Bu gerçekten önemli bir tespittir.

Çay, Hoca Ahmet Yesevi’den bu yana tarihsel süreç içerisindeki yolculuğunda üzerinde taşıdığı gizemle ruh dünyamızı arındırırken, sağlığımız için de şifa kaynağı olmuştur. Bizim medeniyetimizde bir bardak demli çay tüccarın elinde rahatlatıcı bir iksir, âşıkların elinde dost elinden bir bâde, ev sahibinin elinde misafire ikram vasıtası, yolcunun elinde keyifli bir mola, sokaktaki insanın elinde sohbet, muhabbet, buluşma ve birliktelik aracı.

Siz ne düşünürsünüz bilmem ama, bu çayda bir gizem var öyle değil mi? Allah (c.c) ağzımızın tadını bozmasın! Hayatımız bir bardak demli çay tadında sürsün hep..

Mayıs 07, 2017