LEYLEĞİN ÖMRÜ


Biraz sitemkâr olacağım bu yazımda. Bundan dolayı affınıza sığınıyor ve iğneyi de çuvaldızı da evvela kendime batırarak bu satırları yazıyorum. Biliyorum benim için zor bir yazı olacak. Sözlerim insanları kırmak ve incitmek adına değildir. Zaten yazılarımı takip eden ve beni yakinen tanıyan değerli okuyucularım böyle bir tarzı da benimsemediğimi bilirler.

Hepimizin kabul ettiği bir hakikat var: İnsan sosyal bir varlıktır ve onun cemiyet dışında hayatını idâme ettirmesi imkânsızdır. Yani kendimizi toplumdan tecrit ederek (soyutlayarak) huzur-u kalp ile bir hayat sürmemiz mümkün değil. Bazen kendimizi müebbet yemiş mahkûm gibi hissettiğimiz anlar olur. Çok bunaldığımız böyle anlarda iki laf edecek birisini ararız, öyle değil mi? Bizim için, iki laf edecek o dost ne kadar değerli ve önemlidir o anda.   

Her insan farklı bir dünyadır. Bizleri ayrı bir dünya kılan fizikî (bedensel), duygusal ve zihinsel farklılıklarımızdır. Bu da hayatın bir gerçeğidir. Bunu inkâr edemeyiz. Bu farklılıklarımızı tabii (doğal) kabul ederek bir arada ve uyum içerisinde yaşamamız gerekmektedir. Bunun için de sosyal hayatımızda birbirimize karşı müsamahakâr ve saygılı olmalıyız. Bu, birlikte yaşamanın olmazsa olmazlarındandır. Herkesi bir hizaya sokalım, farklılıklar da neyin nesiymiş, ben varsam olur, ben yoksam olmaz diyemeyiz. Bu insanın fıtratına aykırı bir kere.

Yaşadığımız toplumda riayet etmemiz gereken kurallar olduğunu unutmamalıyız. Kişisel farklılıklarımız, toplumsal ilişkiler açısından olumsuzluk değil, tam aksine güzelliktir ve çok renkliliktir. İyi değerlendirebilirsek bu çok güzel bir avantajdır bizim için. Herkes farklı olduğu sahada bir güzellik ve artı değer katacaktır toplumsal hayatımıza. Yeter ki, ortak ülkümüz milletimizin birliği,beraberliği, bütünlüğü olsun, birlikte yaşama arzusu olsun.

Özellikle ulusal yayın yapan haber sitelerindeki okuyucu yorumlarını kaçırmam, okumaya çalışırım. Bu yorumlarda gördüğüm bir garabet var. Garâbet diyorum, çünkü herkes bir birine saldırmayı, belden aşağı vurmayı öyle seviyor ki anlamakta zorlanıyorum.

Bakıyorum bazıları da üstteki yazının muhtevasını bırakmış, yazının altındaki yorumlar bölümünde birbiriyle seviyesiz bir şekilde kavgaya tutuşmuş. Güzel kardeşim, chat sayfaları var, orada ne yapacaksan git yap. Hani efendilik, nerede nezaket? Neyin davasındayız biz Allah aşkına? Hepimiz bu ülkenin özbe öz evlatları değil miyiz? Neden kırıp döküyoruz ki?

Herkes nutuk atma telâşına düşmüş. Eline kalemi alan döktürüyor, mikrofonu kapan elinden bırakmıyor. Kendi nefsimizi, kibrimizi kontrol edip dizginleyeceğimize birbirimize vaaz edip duruyoruz yalandan yere. Seviyoruz ahkâm kesmeyi vesselam…

Eskilerin bir tabiri vardır: “Kendisi himmete muhtaç dede, nerede kaldı gayriye himmet ede?” Öncelikle şahsi ihtiraslarımızı en asgari seviyeye indirme noktasında sıkıntılarımız varken, daha kendimizi selametle sahile atamamışken başkasına nasıl himmet edeceğiz? Tek doğru biz miyiz yani? Aslında doğru olan, özü sözü bir olan değil mi? Herkes, hayatında yaşamadığı doğruları başkasına anlatıp durmasın lütfen! Hani bir atalar sözü vardı: “ Kendisi yer salkımı, ele verir talkını(telkini)” Yaşamak, yaşamak, yaşamak! Bütün mesele, tertemiz, düzgün bir ömür sürmek ve emaneti son nefeste bu minval üzere teslim etmek.  

Ziya Paşa’nın o meşhur dizelerini aktarmadan edemeyeceğim yine:”Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/Görünür şahsın rütbe-i aklı eserinde.”  Biz konuşalım duralım; her şey eserimiz olan hayatımızda ayan beyan ortadadır.

Nefsimizin isteklerine uymuş, onun dümen suyunda yol alıyoruz. Sonra da gelip herkese bay bilmiş edasıyla saldırıyoruz? Bu halet-i ruhiye içerisindeki bir insanın psikolojik yardıma ihtiyacı var bence. Bu insan başkasına yardımı bırakmalı, önce kendine yardım etmelidir. Kendisine ve çevresine yapabileceği en faydalı iş budur. Kendimize söz geçiremiyorsak, söylediklerimiz başkasına tesir eder mi? Kendi evimizin önünü bir temizleyelim önce.

Bizde bir çekicilik varsa, mıknatıs misali insanlar etrafımıza toplanır, kenetlenir, bizi benimserler. Toplu iğneler mıknatısı görünce nasıl birbirlerine kenetleniyor. Eğer böyle bir cazibeye sahip değilsek bu kafayı değiştirmemiz, muhasebemizi iyi yapmamız lazım.  
Değerli dostlarım, bilmiyorsak bilenlere soracağız ve de saygılı olacağız. Kendimize, birbirimize ve bizi Var Eden’e saygılı olacağız. Saygı şart! Hepimizin ağzında slogan türü içi boş ifadeler, kırıp döküyoruz etrafımızı. Gidip kendimizi bir an önce bu hastalıktan kurtarmalıyız. Geç kaldık geç! Yaşamadığımız, özümseyemediğimiz sözleri başkalarına satıp durdukça gülünç hale düşüyoruz.

Dinlemesini bilmiyoruz. Dinlemek de istemiyoruz zaten. Bir acayip haldeyiz velhasıl! Mevlana, Mesnevi’sinin ilk beyitine “dinle” diye başlar. Koskoca kitap, ilim irfan deryası Mesnevi bize dinlemenin önemini hatırlatır daha başlangıcında. Ama biz, aha geldik gidiyoruz henüz dinlemeyi öğrenemedik!

Biz de dost meclislerinde çok bağırmak, konuşurken masaya vurmak makbul! Bağırmak haklı olmak değildir ki! Yahu, dostuna ne garazın var senin? İnsan, dostuna kan kusturur mu hiç? Evdekilere kan kusturup komşuyu güldürmek ne derece doğrudur? Biz bu kafayla adam olmayız, ömrümüz de boşa geçer gider. Hani bir atasözümüz var ya: ”leyleğin ömrü laklakla geçermiş”.

İnanın, şu üç günlük dünya için kalp kırmaya değmez. Kalp bir sırça köşktür, kırılıp dağıldı mı bir daha parçacıkları bir araya getiremezsiniz. 
Biraz daha sevgi, biraz daha müsamaha, biraz daha tahammül…

 

Mayıs 06, 2017