BİR DOST ELİ


Soğuğun karanlığı bıçak gibi kestiği bir kış gecesiydi. Takvimler bin dokuz yüz doksan yedi yılının yirmi bir aralığını gösteriyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Sokağın sessizliğini açlıktan ve soğuktan bitap düşmüş köpeklerin havlamaları bozuyordu. Bu zavallı hayvanların dışında herkes uykudaydı.

          Adamcağız, eşinin ıstırap dolu inleyişiyle yatağından fırladı. Eli ayağına dolaşmıştı. Bir an için ne yapacağına karar veremedi. Kadıncağızın doğum sancıları sıklaşmış, dayanılmaz hal almıştı. Hastane yarım saatlik uzaklıktaydı bulundukları yere. Taksi çağırayım diye düşündü. Ceplerini yokladı ama nafile. Cebindeki en son parayı mahalle bakkalına vermişti bir kuru ekmeğin bedeli olarak. Çaresizlik içerisinde komşusunun kapısına koştu. Komşusu ricasını kırmamış, kar kış demeden arabasıyla onları hastaneye getirivermişti.

          Alnındaki kırışıklıklar iyice belirginleşmiş, saçı sakalı birbirine karışmış, otuz yedi yaşında, çelimsiz, zayıf bir adamdı. Amele pazarında kendisine yoldaşlık eden eski paltosu vardı sırtında. Yakalarını kaldırarak boynunu soğuktan korumaya çalışıyordu. Olanca kar suyunu yutan yıpranmış ayakkabısının içinde parmaklarının ucu donmuş, morarmaya başlamıştı.

          Hastane koridorunda bir o yana, bir bu yana dolanıyordu bilinçsizce. Bir ara kendine geldi ve dışarıya çıktı. Kafasını kaldırıp sokak lambasına doğru baktı. Aheste aheste arza düşen kar tanelerini seyretti bir müddet. Lapa lapa kar yağıyordu. Her yer bembeyazdı. Aklına rahmetli annesi geldi. Annesi ona, her kar tanesini bir meleğin yere bıraktığını ve bu yüzden birbirlerine değmeden yağdığını anlatmıştı. Bir ferahlık doğdu içine melekleri düşündükçe.

          Bugün de aynı melekler hayırlısıyla, kar tanesi saflığında bir bebek bıraksa kucağıma diyordu içinden. Böyle karlı bir gecede, sokak lambasının ışığında onunla kardan adam yapıp, karlarda yuvarlanacağı günleri hayal ediyordu.

          Zihni bunlarla meşgulken gayri ihtiyari olarak merdivende biriken karları kürüyordu çoraplarının yamyaş olmasına neden olan eski ayakkabısıyla. Elini paltosunun iç cebine götürdü. Paketinde tek dal sigarası kalmıştı. Ceplerini karıştırdı, çakmağını epey aradıktan sonra iç cebinde buldu. Sigarasını yaktı, soğuk havayla birlikte ciğerlerine olanca dumanı çekmişti. Sigaranın dumanını çeker çekmez öksürmeye başladı. “Lanet olsun daha içmeyeceğim bu mereti” diyerek sigarayı çöpe fırlattı. Kararını vermişti sigarayı içmeyecekti artık. “Hem bundan sonra bebek için de zararlı olur, bırakmam lazım.” diye düşündü.

          Hastanenin merdiveninde kendisi gibi bekleyen bir kişi daha vardı. Ona yaklaştı ve saati sordu. Saat gecenin üçü olmuştu. Zaman geçiyor, bir türlü beklenen haber gelmiyor, bu da onu tedirgin ediyordu. Acaba ters giden bir şey mi vardı? Niçin bu kadar uzamıştı doğum? Bebeğe veya annesine bir şey olursa ne yapardı? Yok canım, aklına böyle kötü şeyler getirmemeliydi. İyilik ve güzellik düşünmeliydi. Bu yalan dünyada bir kuru başı, bir de onu anlayacak zor günlerinin vefalı hayat arkadaşı eşi vardı. Hayattan yediği her darbede ona eşi destek olmuştu. İyi ve kötü günleri birlikte paylaşmışlardı. Aynı yastığa baş koymuşlar, sırlarını ve dertlerini bu yastıkta paylaşmışlardı. Ona bir şey olursa yaşayamazdı herhalde. Bir yanı eksik ve yarım kalırdı. Aynı duyguları annesini kaybettiğinde hissetmişti. Yapayalnız kalmıştı koskoca dünyanın orta yerinde.

          İyice üşüdüğünü hissetmeye başladı. Öyle ki soğuk ciğerlerine kadar işlemişti, içeriye girdi. Doğum servisinden gelecek müjdeli haberi bekliyordu. Sırtını duvara yaslamış, tam karşısındaki asansörün kapısına kilitlenmişti. Uzun süre asansör kapısının açılmasını bekledi. Nihayet beklediği an gelmişti. Asansörün kapısı yavaş yavaş aralandı ve içerisinde bir hemşire gözüktü. Müjdeli bir haber umuduyla hemşirenin gözlerine baktı, ağzından çıkacak bir çift müjdeli sözü duymak istiyordu. Hemşire asansörden çıkar çıkmaz aradığı adamın kendisine pür dikkat bakan bu gözlerin sahibi olduğunu anlamıştı. Elinde dosya ile beyaz kıyafetler içerisindeki hemşire hafifçe tebessüm ederek ona doğru yaklaştı:

         -Salih Korkmaz siz misiniz?

         - Evet, hemşire hanım benim. Ne oldu, bir yaramaz durum yok değil mi?

         - Hayır hayır, yok! Gözünüz aydın, bir kızınız oldu!

          Sevinçten uçacak gibiydi. “Sağol...” diyebildi ancak. Öyle bir sevinç içerisindeydi ki, “Baba oldum, baba oldum!” diye bağırarak hastaneyi ayağa kaldırmak istiyordu. Karşısında duran hemşireyi unutmuştu. Hemşire alışıktı böyle durumlara. Böyle kaç babanın sevincine şahit olmuştu kim bilir?

           Böyle durumlarda müjdeli haberi getirene bahşiş verilirdi. Sevinçten bahşiş vermeyi de unutmuştu. Aklına gelse bile ne verecekti ki? Cebinde beş kuruş parası yoktu. Yine de elini cebine götürdü, mahcup olmuştu. Hemşire durumu fark etti.

          - Önemli değil Salih Bey! Allah, analı babalı büyütsün; bahtı açık olsun kızınızın. Meraklanmayın eşiniz ve kızınızın sağlığı gayet iyi! Zaten sezaryensiz, normal doğum oldu. Şimdi bu dosyayı alın, vezneye uğrayın, dedi ve tekrar asansöre yöneldi.

          - Hemşire hanım bir dakika!

           Elini paltosunun iç cebine götürdü. Buyurun diyerek ona cebindeki kalemiuzattı. Karşısındakinin duygusal bir insan olduğunu fark eden hemşire, onun kırılmaması için teşekkür ederek verdiği hediyeyi aldı.

           - Yarın öğleden sonra eşiniz ve kızınız taburcu olacak.

           Hemşirenin uzattığı dosyayı aldı. Vezneye doğru yürürken tedirginliği yüzünden okunuyordu. Parası yoktu. Yarın eşini ve kızını hastaneden nasıl çıkaracaktı? Ya çıkaramazsa ne olurdu? Kendisine nur topu gibi bir kız evlat veren eşini sevinmesi gereken bu mutlu gününde üzmeye ne hakkı vardı? Bu tedirginlikle vezneye yaklaştı ve dosyayı görevliye uzattı. Gecenin yorgunluğu gözlerinden okunan veznedeki memur ilk sorusunu sordu:

          - Salih Korkmaz sen misin?

- Evet benim.

          - Neyi oluyorsun hastanın?

          - Eşim.

          - Sosyal güvencen var mı?

          - Yok!

         -Şurayı imzalar mısın?

         -Burası mı?

        - Evet orası! Burada yazan hastane masraflarını ödeyeceksin. Yarın öğleden sonra hastanı alabilirsin!

         Sanki hastane masraflarını ödeyecek parası varmış gibi başıyla onaylayarak tamam dedi görevliye. Bunalmıştı, dışarı çıktı. Ayakta duracak takati yoktu. Usulca merdivenin demirlerine yaslanarak yere çömeldi. Kar hala bütün şiddetiyle yağıyordu. Adeta şehri teslim almıştı beyaz örtü. Gariplik ve fakirlik boynunu bükmüştü. Hani annesinin sık sık söylediği söz vardı ya, o geldi aklına: “Oğlum bu fakirlik var ya kapıya koyulacak şey değil!” Sıkıntıdan bunalmış ve sonunda patlamıştı. Sessizce ağlamaya başladı. Gözlerinden birkaç damla yaş düştü karların üzerine. Düşen bu acı gözyaşları karları eritmeye yetti. Yiğidin muhtaç olması ne kadar zor bir şeydi böyle.

          İçeride olan biteni uzaktan izleyen, veznedeki konuşmalara şahit olan, elli yaşlarında, kravatlı, takım elbiseli, düzgün tıraşlı bir adam işin farkına varmıştı. Onun peşinden fark ettirmeden dışarı çıktı. Sonra yanına yaklaştı ve çömeldi. Sağ eliyle omzuna dokunarak onu teselli etmek istedi:

          -Üzülme, sabah ola hayrola! Allah sana nur topu gibi kız evlat vermiş, şükret! Haydi, gözün aydın olsun!

         - Sağol abi, dedi ayağa kalkarak.

          Paltosunun yakalarını kaldırdı, önünü kapatarak lapa lapa yağan kar altında hastaneden uzaklaştı. Orada yapacak işi yoktu. Görevliler doğum servisine erkek ziyaretçi çıkarmıyorlardı. Bu yüzden eşini ve kızını sabah görmek üzere evinin yolunu tuttu. Yol boyunca yarın sabahı düşündü. Kime gidebilir, kime derdini anlatabilirdi ki? Zaten etrafındaki arkadaşları da kendisi gibi ekonomik gücü zayıf insanlardı. Parası olanlar da, ödeyemez sonra paramız onda kalır endişesiyle kendisine borç vermezlerdi.

          Eve geldiğinde üstü başı kardan bembeyaz olmuş, kardan adama dönmüştü. Ayakkabılarını çıkardı, paltosunu duvardaki çiviye astı. Önce ayağındaki ıslak çorapları çıkardı. Sonra, çalıştığı inşaatın sahibinden aldığı tahta parçalarından sobaya birkaç tane attı. Evdeki kâğıtları sobaya doldurdu ve kibriti çaktı. Soba yanmaya başlamıştı. Yavaş yavaş eli ayağı ısınmaya başladı. Mutfağa yöneldi; yiyecek bir şeyler aradı. Hiçbir şey yememişti çünkü. Bir şeyler atıştırmayı denedi, olmadı. Yemek de gözüne gözükmüyordu. Evin içinde bir o yana, bir bu yana dolanıyor, çare bulamıyordu. Bir ara, “Ah babam sağ olsaydı; o ne yapar eder bir çare bulurdu.” diye mırıldandı kendi kendine.

         Ellerini açtı, gözyaşları içerisinde dua etmeye başladı. Hem ağlıyor, hem yalvarıyordu:

         - Ey Yüce Rabbim, halimi görüyorsun. Bu karda kışta senden başka kapısına gidip el açacak kimsem yok! Bana yardım et Allah’ım! Bu gece bana bahşettiğin günahsız kızımın yüzü suyu hürmetine bir çıkış yolu, bir kolaylık ihsan et!

           Duasını bitirdiğinde yorganı üzerine örterek kanepeye uzandı. Biraz rahatlamıştı duadan sonra. İçine bir ferahlık geldi. Aklı fikri eşiyle kızındaydı. Yarın onların karşısına nasıl çıkacaktı? Bu endişeli düşüncelerle uykuya daldı.

           Uyandığında her yer bembeyazdı. Saatine baktı; epey uyumuş, hatta geç bile kalmıştı. Elini, yüzünü yıkadı. Mutfakta bir şeyler atıştırdıktan sonra hastaneye gitmek üzere yola koyuldu.

           Her sabah taze bir başlangıçtır. Hayat yeniden başlar fırından aldığımız sıcacık taze ekmeğin kokusuyla. Hayat yeniden başlar bardağımıza doldurduğumuz sabah çayıyla, simit satan çocukların bağırmalarıyla, sütçü teyzenin kapıya vuruşuyla, camiden dönen yaşlı dedelerin ayak sesleriyle…

           Gökyüzü masmaviydi bugün. Güneş hafiften yüzünü gösteriyordu. Araba izlerinden yürüyerek hastaneye geldi. Vezneye gözükmek istemiyordu. Şöyle kenardan bir baktı, zaten akşamki görevli de yoktu; daha gelmemişti anlaşılan.

           Doğruca kadın doğum servisine çıktı. Eşinin yattığı odayı öğrendi. Hemşirenin refakatinde eşinin yattığı odaya geldi. Kapıya geldiğinde gözleri eşini aradı. Yataklara tek tek baktı. Eşi köşedeki yatakta yatıyordu. Onun içeri girdiğini gören diğer kadın hastalar sus işareti yaparak uyuduğunu anlatmak istediler. O da sessizce eşinin yatağının başına geldi. Yanındaki demirden bebek karyolasının içinde kızı vardı. Üzerindeki örtüyü hafifçe kaldırdı. Öyle tatlı, öyle huzurlu uyuyordu ki, kıyamadı üzerini tekrar örtüsüyle örttü. “Bu benim mi şimdi?” dedi kendi kendine. Hayret ve şaşkınlık içerisindeydi. Plastik sandalyeyi usulca çekerek eşinin başucunda epey zaman oturdu. Diğer kadınlar da onun bu sevinçli halini yüzünden okuyabiliyorlardı. Biraz sonra eşi uyandı. Başucunda onu görünce, yüzünde güller açtı sanki. Sevinmişti onun gelişine.

         - Salih gece seni çok bekledim geleceksin diye!

         - Semra, gece içeriye almıyorlar o yüzden gelemedim yanına. Sağ olsun hemşire hanım sizinle ilgili bilgiler verdi bana.

         - Salih, kızımızı gördün mü?

         - Evet Semra, çok tatlı bir şey bu! Annesi gibi çok güzel olacak!

         - Salih, beni öğleden sonra çıkaracaklarmış. Ne yapacağız para işini? Babama haber versek köyden gelebilir mi? Belki bize yardım eder. Sana kaç gün önceden demiştim, babama haber verelim diye. Hep ihmal ettin haber verme işini!

         - Semra sen bunları düşünme, Allah büyüktür dur bakalım! Bir ihtiyacın var mı? Ben aşağıya ineceğim…

         - Yok Salih,  Allah yardımcın olsun!

         - Amin Amin!

           Kızının yüzüne bir kere daha baktı. Sonra usulca yüzünü örttü. Eşine el işareti yaparak dışarı çıktı. Hep kafasında hastane parası vardı. En sonunda, derdini görevliye anlatmaya karar verdi. Ne olursa olsun anlatacaktı halini. Onlar da insandı, elbet bir çare gösterirlerdi. Bunun dışında bir şey düşünmek istemiyordu şimdilik.

           Veznenin önüne geldi. Uzaktan şöyle bir süzdü veznenin bulunduğu cam bölmeyi. Ne pahasına olursa olsun halini arzedecekti. Akşamki görevli işbaşı yapmıştı; o da oradaydı. Bütün cesaretini topladı. Vezneye doğru yürürken görevli ile göz göze geldi. Görevli memur onu tanımıştı. El işareti ile seslendi:

           - Salih bey, Salih bey buraya gel!

           “Eyvah yakalandık!” dedi kendi kendine. Ne olacak şimdi? Ne olursa olsun anlatacaktı halini. Görevlinin bulunduğu yere geldi. Memur bey, diyerek söze başlayacaktı ki görevli memur sözünü kesti.

          - Salih bey sizin işlemleriniz tamam, hastanızı çıkarabilirsiniz!

          - İyi de, daha hastane ücretini ödemedim ben!

          - Ne ücreti Salih bey? Ücretiniz ödendi sizin!

          - Nasıl olur bu? Ben ödemedim ki!

          -Evet, siz ödemediniz ama az önce sizin adınıza birisi ücreti ödedi ve gitti. “Kim olduğumu da söylemeyin” diye tembih etti.

          - Nerede, kim o?

          - Sen gelmeden az önce dışarı çıktı.

          Salih, adamı yakalayabilmek umuduyla hemen kapıya koştu. Bir sürü insan vardı dışarıda. Hangisi olabilirdi, nereden bilecekti ki? Kalabalığın içerisinde kendisine yardım edeni ararken, uzaktan arkası dönük bir kişinin kendisine el salladığını gördü. Adeta ben buradayım diyordu. Kimdi, neyin nesiydi bu adam? Dikkatlice baktı tanıyamadı. Yüzünü göstermiyor, arkası dönük el sallayarak yoluna devam ediyordu.

          Salih, başını öne eğdi, durduğu yere baktı. Şu anda durduğu yer, tam da gece ağladığı yerdi. Ve bir dost el omzuna iki kere vurarak onu burada teselli etmişti.

          -Evet ya, geceleyin omzuma vuran dost eli bu! Şimdi de Allahaısmarladık diyerek bana el sallıyor. Rabbim sana şükürler olsun! Hastane borcumu ödeyen bu dost elin sahibini iki cihanda aziz et!

          Doğruca eşinin yanına koştu. Olan bitenleri ona anlattı. Eşi de gözyaşları içerisinde kalmış, hastane masraflarını ödeyen kişi için dua ediyordu. O esnada kızları uyandı. Salih az önce uyandırmaya kıyamadığı kızının alnına şimdi bir öpücük kondurdu.

        - Benim nur topu kızım, seni bize Allah gönderdi!

                                                                                                             (Recep ŞEN- 18.02.2000)

Mayıs 06, 2017